Çok sevdiğim bir söz vardır. İngiliz yazar Evelyn Beatrice Hall, 1906 yılında Voltaire'in düşünce özgürlüğüne yaklaşımına tepkisini şu cümleyle özetlemiş:
“Söylediklerinize katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı ölümüne savunacağım.”
Ne kadar güzel değil mi? Demokrasi, hoşgörü, insan hakları ve düşünce özgürlüğü... Hepsi tek bir cümlede!
Ancak bu sözün Türkiye'de pek geçerli olduğunu söyleyemeyeceğim.
Sanırım biz bu sözü kendi kültürümüze biraz uyarlamışız:
“Söylediklerinize katılmıyorum ve bunları bir daha söylememeniz için elimden geleni yapacağım!”
Hatta bazı durumlarda bununla da yetinmeyip söyleyenin hayatını zorlaştırmayı da kendimize görev edinmişiz!
Çünkü ülkemizde farklı düşünmek demokratik bir hak olmaktan çıkıp giderek tehlikeli bir alışkanlık haline geliyor.
Bizde Herkes Demokrat, Ama Bir Şartla!
Türkiye'de demokrasiye karşı olduğunu söyleyen pek kimseye rastlamazsınız. Herkes demokrattır. Herkes düşünce özgürlüğünden yanadır. Herkes farklı fikirlere saygı duyduğunu söyler.
Ancak küçük bir şartımız vardır:
Karşımızdaki kişi bizim gibi düşünmelidir!
Örneğin siyasi bir tartışmada kendi görüşünüzü ifade ettiğinizde karşınızdaki kişi sizi anlayışla dinleyebilir. Tabii kendisiyle aynı fikirdeyseniz!
Ama farklı bir görüş öne sürdüğünüz anda işler değişir.
Önce şaşkınlıkla yüzünüze bakılır. Ardından siyasi kimliğiniz sorgulanır. Sonra da niyetiniz!
Çünkü bizde bir insanın yanlış düşünmesi mümkün değildir. Mutlaka bir hesabı, gizli bir amacı ya da arkasında birileri vardır!
Bir görüşe katılmamakla o görüşü savunan kişiyi düşman ilan etmek arasındaki farkı çoktan unutmuş gibiyiz.
Siyasette Düşünce Özgürlüğünün Sınırları
Bu durumun en gelişmiş örneklerini siyasi partilerimizde görüyoruz.
Partilerin neredeyse tamamının tüzüğünde parti içi demokrasiye, ortak akla ve katılımcı yönetime ilişkin güzel ifadeler bulunur.
Ama gelin görün ki bir parti üyesi sıkıysa yönetimin aldığı karara karşı farklı bir görüş dile getirsin!
Bir anda kendisini parti disiplinini bozmakla, birlik ve beraberliğe zarar vermekle, hatta karşı tarafa hizmet etmekle suçlanırken bulabilir.
Ne garip değil mi?
Siyasi partiler toplumu demokratikleştirmek amacıyla kuruluyor ama bazıları önce kendi üyelerinin farklı düşünme hakkından rahatsız oluyor.
Üstelik bu hastalık yalnızca iktidar partilerine özgü de değil. Muhalefetteyken düşünce özgürlüğünün yılmaz savunucusu olanların, kendi örgütlerinde farklı görüşlere gösterdikleri tahammül de zaman zaman oldukça sınırlı olabiliyor.
Demek ki bizde demokrasi bazen bir ilke değil, bulunduğumuz konuma göre değişen bir tercih!
Muhalefetteyken özgürlük istiyoruz, yönetimi ele geçirince disiplin!
Sosyal Medyada Demokrasi Şöleni!
Düşünce özgürlüğünün en renkli örneklerini ise sosyal medyada yaşıyoruz.
Birisi bir görüş açıklıyor.
Ardından yüzlerce kişi düşünce özgürlüğünü savunmak amacıyla kendisine hakaret etmeye başlıyor!
Daha da ilginci, bu kişiler çoğu zaman kendilerini demokrasinin, hoşgörünün ve insan haklarının savunucusu olarak tanımlıyor.
Sosyal medyada artık bir düşünceyi tartışmak yerine onu açıklayan kişiyi itibarsızlaştırmak çok daha kolay.
Fikir yanlışsa neden yanlış olduğunu anlatmakla uğraşmıyoruz. Söyleyene bir etiket yapıştırmak yeterli oluyor.
İktidar yanlısı, muhalif, bölücü, hain, yandaş, dönek...
Etiket hazır olunca düşünceyi değerlendirmeye de gerek kalmıyor!
Oysa bir düşüncenin doğruluğu, onu dile getiren kişinin hangi siyasi görüşe sahip olduğuna göre değişmez.
Ama biz içeriğe değil, kimden geldiğine bakmayı tercih ediyoruz.
Farklı Düşünen Artık Rakip Değil, Düşman!
Bence Türkiye'nin en önemli toplumsal sorunlarından biri tam da burada başlıyor.
Siyasi rekabeti düşmanlığa dönüştürdük.
Farklı siyasi görüşlere sahip insanlar, birbirlerini ülkenin geleceği konusunda başka çözümler öneren vatandaşlar olarak değil, mücadele edilmesi gereken tehdit bir düşman olarak görmeye başladı.
Bu anlayış yalnızca siyasetle de sınırlı kalmıyor.
Aile toplantılarında, arkadaş ortamlarında, meslek odalarında, sivil toplum kuruluşlarında, hatta apartman toplantılarında bile aynı alışkanlığın izlerini görebiliyoruz.
Bir konuda farklı düşünüyorsanız bazen görüşünüzün gerekçelerini anlatmanız bile gerekmiyor. Çünkü hakkınızdaki hüküm çoktan verilmiş oluyor.
Oysa farklı düşünceler bir toplumun zayıflığı değil, zenginliğidir.
Ben bir makina mühendisiyim. Meslek hayatım boyunca şunu öğrendim: Bir projede herkes aynı düşünüyorsa, üzerinde yeterince tartışılmamış demektir ve bir hatanın gözden kaçması olasıdır.
Mühendislikte farklı görüşler tasarımı geliştirir, hataları ortaya çıkarır ve daha doğru çözümlerin bulunmasını sağlar.
Peki, mühendislikte değer verdiğimiz bu yaklaşımı neden toplum yönetiminde bir tehdit olarak görüyoruz?
Bir belediye meclisinde, siyasi partide veya sivil toplum kuruluşunda farklı bir görüş dile getiren kişi gerçekten sorun mu yaratmaktadır? Yoksa bizim göremediğimiz bir soruna mı dikkat çekmektedir? Belki de o tek kişinin sorduğu soru ya da önerdiği çözüm sorunu tamamen ortadan kaldıracaktır. Sadece benim gibi düşünmüyor diye baştan fikri savuşturmak bazen sorunu daha derin hale getirebilir.
Anayasamız Var, Bir de Alışkanlıklarımız!
Aslında Türkiye'de düşünce özgürlüğünün hukuki dayanağı oldukça açık.
Anayasamızın 25. maddesi herkesin düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu belirtirken, 26. maddesi bu düşünceleri açıklama ve yayma hakkını güvence altına alıyor.
Yani hukuken herkesin düşünme ve görüşlerini açıklama hakkı var.
Ancak uygulamada sanki görünmez bir madde daha bulunuyor:
“Herkes düşüncesini açıklamakta özgürdür. Ancak bu düşüncelerin kimleri rahatsız edeceğini önceden hesaplamakla yükümlüdür!”
Elbette düşünce özgürlüğü hakaret, tehdit veya şiddete çağrı için sınırsız bir dokunulmazlık sağlamaz.
Ancak rahatsız edici, eleştirel veya çoğunluğun benimsemediği düşüncelerin de özgürce ifade edilebilmesi demokrasinin temel koşuludur.
Çünkü yenilik çoğu zaman doğru cevabı bulmakla değil, herkesin doğru kabul ettiği şeye farklı bir soru sormakla başlar.
Üstelik bu konuda en büyük sorumluluk kamu gücünü kullananlara düşer. Çünkü sıradan bir vatandaşın tahammülsüzlüğü bir tartışmayı bitirebilir; kamu gücünü elinde bulunduranların tahammülsüzlüğü ise insanların konuşmaktan korkmasına neden olabilir.
Demokrasi, Sevmediğimiz Fikirlerin de Yaşayabilmesidir!
Bizim artık şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor:
Demokrasi yalnızca seçim yapmak, sandığa gitmek veya çoğunluğun kararını uygulamak değildir.
Demokrasi, azınlıkta kalanların da konuşabilmesidir.
Demokrasi, eleştirenlerin cezalandırılma korkusu yaşamamasıdır.
Demokrasi, bir siyasi partinin üyesinin kendi yönetimine itiraz edebilmesidir.
Ve en önemlisi demokrasi, hiç katılmadığımız bir düşüncenin de ifade edilme hakkını savunabilmektir.
Bir düşünceyi yanlış buluyorsak ona karşı başka bir düşünce üretmeliyiz. Bir görüşe katılmıyorsak gerekçelerimizi ortaya koymalıyız.
Çünkü düşünceler yasaklanarak değil, tartışılarak aşılır.
Düşünce özgürlüğü yalnızca bizim gibi düşünenler için geçerliyse, onun adı özgürlük değil, ayrıcalıktır.
Sonuç olarak...
Evelyn Beatrice Hall'un bundan 120 yıl önce dile getirdiği anlayışa bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Ancak bu anlayışı benimsemek için önce çok basit bir gerçeği öğrenmemiz gerekiyor:
Bir insanın düşüncesine karşı çıkmak, o insana karşı çıkmak değildir.
Birlikte yaşamak için aynı düşünmek zorunda değiliz. Birbirimizin haklarına saygı duymamız yeterli.
Belki de gerçek demokratlığın ölçüsü, kendi düşüncelerimizi ne kadar güçlü savunduğumuz değil, hiç sevmediğimiz düşüncelerin ifade edilmesine ne kadar tahammül gösterebildiğimizdir.
Ve son bir soru:
Acaba Türkiye'de düşünce özgürlüğünü gerçekten mi savunuyoruz, yoksa sadece kendi düşüncelerimizi özgürce söyleyebilmeyi mi istiyoruz?
Bence üzerinde düşünmeye değer.
Tabii farklı düşünüyorsanız...
Lütfen söyleyin!
Söz veriyorum, sizi düşman ilan etmeyeceğim