2006 yılında yayımlanan Kent Konseyleri Yönetmeliği ile yerel yönetimler adına önemli bir adım atıldı. Amaç; hemşerilik bilincini geliştirmek, yerel demokrasiyi güçlendirmek, ortak aklı oluşturmak ve vatandaşların yaşadıkları kentin geleceğinde söz sahibi olmalarını sağlamaktı.
Aradan yirmi yıl geçti.

Bugün kendimize samimiyetle şu soruyu sormamız gerekiyor:
Kent konseyleri gerçekten kuruluş amaçlarını yerine getirebildi mi?

Elbette ülkemizde başarılı örnekler var. Ancak genel tabloya baktığımızda kent konseylerinin beklenen toplumsal etkiyi oluşturabildiğini söylemek maalesef zor.

Bana göre bunun temel nedeni yönetmelik değil, yönetmeliğin ruhunun tam olarak anlaşılamamış olmasıdır.
Kent Konseyleri Yönetmeliği'nin 6. maddesi kent konseylerinin görevlerini açıkça tanımlamaktadır. Buna göre kent konseyleri; yerel demokrasiyi geliştirmek, hemşerilik bilincini güçlendirmek, sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, sivil toplumun gelişmesine katkı sağlamak, ortak aklı ve uzlaşma kültürünü oluşturmak, katılımcılığı artırmak ve kamu kaynaklarının etkili, verimli ve adil kullanılmasına katkıda bulunmakla görevlidir.

Dikkat edilirse bu görevler arasında belediyenin günlük hizmetlerini yürütmek, mahallelerin rutin sorunlarını takip etmek veya sürekli etkinlik düzenlemek gibi bir görev bulunmamaktadır.

Ancak uygulamada birçok kent konseyi zamanının önemli bölümünü yol, kaldırım, park, ulaşım gibi belediyenin asli hizmet alanlarını tartışarak geçirmektedir. Bazıları ise mahallelerin sorunlarını doğrudan takip ederek muhtarlık kurumunun görev alanına yaklaşmaktadır.

Bunun doğal sonucu olarak bazı muhtarlar kent konseylerini kendilerine alternatif bir yapı olarak görmektedir. Görev sınırlarının yeterince anlatılamaması ise bu algıyı daha da güçlendirmektedir.
Oysa kent konseyleri ne belediyedir ne de muhtarlıktır.
Muhtar mahallesinin seçilmiş temsilcisidir. Belediye hizmet üretir. Kent konseyi ise toplumun farklı kesimlerini aynı masa etrafında buluşturan, ortak aklı oluşturan ve kent kültürünü geliştiren katılımcı bir platformdur.
Bu üç kurum birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Görev alanları netleşmediğinde yalnızca kurumlar arasında gereksiz bir gerginlik oluşmuyor; vatandaş da "Sorunumu muhtara mı ileteceğim, belediyeye mi, yoksa kent konseyine mi?" sorusunun cevabını bulmakta zorlanıyor.

Bence burada cevaplanması gereken temel soru şudur:
Kent konseyleri belediyenin yaptığı işleri mi konuşmalıdır, yoksa belediyenin tek başına yapamayacağı işleri mi üstlenmelidir?

Ben ikinci seçeneğin doğru olduğuna inanıyorum.
Belediyeler yol yapabilir, park yapabilir, altyapıyı geliştirebilir. Ancak bir ilçede güven duygusunu, komşuluk kültürünü, gönüllülüğü ve ortak aidiyet bilincini tek başına oluşturamaz.
İşte kent konseylerinin gerçek varlık nedeni tam da burada başlamaktadır.

Ne yazık ki ikinci önemli problem insan kaynağında yaşanmaktadır. Kent konseylerinde zaman zaman bilgi, deneyim ve üretkenlik yerine tanıdıklık ilişkileri ön plana çıkabilmektedir. Oysa proje geliştirmeyi bilen, gönüllülük kültürünü benimsemiş ve farklı kesimleri ortak hedeflerde buluşturabilecek kişiler bu yapıların gerçek gücünü oluşturur.
Bir başka sorun ise başarı anlayışıdır.

Bugün birçok kent konseyi faaliyetlerini kermesler, sergiler, geziler, konserler ve paneller üzerinden değerlendirmektedir.
Yanlış anlaşılmasın...
Bu etkinlikler elbette yapılabilir.
Ancak bunlar kent konseylerinin amacı değil, amacı gerçekleştirmek için kullandıkları araçlar olmalıdır.
Bir kermes kadınların üretime katılımını artırıyorsa...
Bir sergi ilçenin kültürel hafızasını yaşatıyorsa...
Bir festival farklı mahallelerde yaşayan insanları birbirine yaklaştırıyorsa...
Bir panel sonunda somut projeler ortaya çıkarıyorsa...
İşte o zaman gerçek amacına hizmet eder.

Aksi halde kent konseyleri proje üreten kurumlar olmaktan çıkar, etkinlik üreten kurumlara dönüşür.
Oysa başarı düzenlenen faaliyet sayısıyla değil, toplumda oluşturulan kalıcı etkiyle ölçülmelidir.

Bir kent konseyi yıl sonunda kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Kaç gönüllüyü harekete geçirdik? Kaç sosyal projeyi hayata geçirdik? Kent kültürüne ne kattık? İnsanların birbirine olan güvenini artırabildik mi? Farklı düşünceleri ortak hedeflerde buluşturabildik mi?
İşte gerçek performans göstergeleri bunlardır.

Bana göre kent konseylerinin geleceği, ilçelerin sosyal sermayesini artıracak projeler üretmelerine bağlıdır. Çocuklara kentlilik bilinci kazandıran, gençleri gönüllülüğe yönlendiren, kadınların ve dezavantajlı grupların toplumsal yaşama katılımını güçlendiren, yerel tarihi ve kültürel mirası koruyan, mahalleler arasında dayanışmayı artıran çalışmalar kent konseylerinin asıl faaliyet alanı olmalıdır.
Sosyolojide buna "sosyal sermaye" denir.

Bir toplumda insanlar birbirlerine güveniyor, birlikte hareket edebiliyor ve ortak hedefler etrafında birleşebiliyorsa o şehir yalnızca ekonomik olarak değil, demokratik olarak da gelişir.
Kent konseylerinin üretmesi gereken en önemli değer de işte bu sosyal sermayedir.
Bunun için kent konseyi yöneticilerinin proje yönetimi, katılımcı demokrasi, iletişim ve gönüllülük konularında eğitilmesi; üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün sürece daha güçlü katılması; başarıların toplantı ve etkinlik sayısıyla değil, topluma sağlanan sosyal faydayla ölçülmesi gerekmektedir.
Çünkü kent konseyleri belediyenin işini yapan kurumlar değildir.

Kent konseyleri, belediyenin tek başına yapamayacağı şeyi yapan kurumlardır: Toplumsal güveni, kent kültürünü ve ortak aidiyet duygusunu inşa etmek.
Kentler asfaltla değil, insanlar arasındaki güvenle büyür.
Ve bu güveni inşa edebilecek en önemli kurumlardan biri, doğru konumlandırılmış ve yönetmeliğin ruhuna uygun çalışan kent konseyleridir.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Kent konseyleri neden çalışmıyor? değil...
Kent konseylerini gerçekten olması gereken yerde mi konumlandırıyoruz?