“Yedi ölümcül günah” denildiğinde kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke ve tembellik akla gelir. Bu sınıflandırma esas olarak Hıristiyanlık geleneğine ait olsa da İslam ve Yahudilikte de insanı ahlaki çöküşe götüren benzer davranışlar açık biçimde eleştirilir. Çünkü inanç sistemleri farklı kavramlar kullansa bile ortak uyarıları aynıdır: İnsan nefsini, hırsını ve kişisel çıkarını vicdanının önüne koyduğunda yozlaşma başlar.
Bu yozlaşmanın en kolay görüldüğü yapılardan biri siyasi partilerdir. Çünkü siyasi partiler insanlara yalnızca topluma hizmet etme imkânı değil; makam, itibar, güç, çevre ve gelecek beklentisi de sunar. Partilerin gerçek sınavı iktidara geldiklerinde değil, güçle karşılaşmaya başladıkları anda ortaya çıkar. Bir siyasi parti kendi içindeki insani zaafları kurallarla denetleyemiyorsa savunduğu ilkeler ne kadar değerli olursa olsun, zaman içinde eleştirdiği yapılara benzemeye başlar.
Bir siyasi partinin ilk ve en tehlikeli günahı KİBİRDİR. Parti yöneticileri kendilerini üyelerden, seçmenlerden ve toplumdan üstün görmeye başladıklarında demokratik siyaset sona erer. Eleştiren üyeler sorun çıkaran kişiler, farklı düşünenler disiplinsiz, yöneticilerin kararlarını sorgulayanlar ise hain ilan edilir. Partiye emek vermek ile yöneticilere koşulsuz itaat etmek birbirine karıştırılır. Oysa siyasi partiler, yöneticilerin kişisel mülkü değildir. İl başkanları, ilçe başkanları, milletvekilleri ve belediye başkanları partinin sahibi değil, belirli bir süre için sorumluluk üstlenmiş temsilcileridir. Kibrin önlenebilmesi için yöneticilerin üyeler tarafından seçilmesi, görev sürelerinin sınırlandırılması ve parti içindeki eleştirinin güvence altına alınması gerekir.
İkinci günah AÇGÖZLÜLÜKTÜR. Siyasi partilerde açgözlülük yalnızca para hırsıyla ortaya çıkmaz. Daha fazla makam, daha fazla yetki, daha fazla belediye imkânı ve daha fazla kadro elde etme isteği de açgözlülüğün bir sonucudur. Siyasi mücadele toplum için yapılması gereken bir hizmet olmaktan çıkıp belediye meclis üyeliği, milletvekilliği veya bürokraside görev kapma yarışına dönüşebilir. Böyle bir yapıda liyakat değil yakınlık, emek değil bağlılık, fikir değil kişisel ilişki belirleyici olur. Parti yönetimleri aday belirleme ölçütlerini açıkça ilan etmeli; görevlendirmeler kişisel dostluklara, aile bağlarına ve çıkar ilişkilerine göre değil, bilgiye, emeğe ve toplumsal karşılığa göre yapılmalıdır.
Üçüncü günah MAKAM ŞEHHVETİDİR. Şehvet kavramını burada yalnızca cinsel anlamıyla değil, sahip olma ve hükmetme arzusunun kontrolsüz hâle gelmesi olarak değerlendirmek gerekir. Bazı insanlar bir göreve geldiklerinde o makamın kendilerine geçici olarak verildiğini unutur. Koltuğu kaybetmemek için ilkelerinden, arkadaşlarından ve geçmişte savundukları düşüncelerden vazgeçebilirler. Dün eleştirdikleri yöntemleri bugün kullanmaya, dün demokrasi dedikleri yerde bugün atamayla yönetmeye başlayabilirler. Makam şehvetinin panzehiri, düzenli kongreler, gizli oy-açık sayım, sağlıklı delege sistemi, ön seçim ve görev sürelerinin sınırlandırılmasıdır. Hiçbir makam vazgeçilmez, hiçbir yönetici alternatifsiz değildir.
Dördüncü günah KISKANÇLIKTIR. Parti içindeki başarılı insanların önünü kesmek, yeni fikirleri tehdit olarak görmek ve kendisinden daha donanımlı kişileri görevden uzak tutmak siyasi kıskançlığın sonucudur. Bazı yöneticiler partiyi büyütecek insanları değil, kendi koltuklarını koruyacak insanları çevrelerinde toplar. Çalışkan, bilgili ve toplumda karşılığı bulunan kişiler desteklenmek yerine etkisizleştirilmeye çalışılır. Sonunda parti, en nitelikli üyelerini kaybeder ve yöneticilere itiraz etmeyen dar bir çevreye teslim olur. Oysa sağlıklı bir siyasi parti, kendisinden daha başarılı insanları yetiştirebilen yöneticilerin bulunduğu partidir.
Beşinci günah OBURLUKTUR. Siyasi oburluk, bir grubun partideki bütün makamları ve imkânları kendi çevresinde toplamak istemesidir. Aynı isimlerin yıllarca milletvekilliği, belediye başkanlığı, meclis üyeliği ve parti yöneticiliği arasında dolaşması bu oburluğun göstergesidir. Gençlere, kadınlara, meslek insanlarına ve yeni üyelere yalnızca vitrin görevi verilmesi partinin toplumsal bağlarını zayıflatır. Bir siyasi parti toplumun tamamını temsil etmek istiyorsa yetkiyi ve sorumluluğu da tabana yaymalıdır. Temsil adaleti yalnızca tüzüklerde yazan kotalarla değil, gerçek görev ve karar yetkisi verilerek sağlanabilir.
Altıncı günah ÖFKEDİR. Parti içindeki farklı görüşleri düşmanlık olarak değerlendiren anlayış, önce örgütü sonra toplumu kutuplaştırır. İnsanlar düşünceleri üzerinden değil, hangi gruba yakın oldukları üzerinden sınıflandırılır. Kongrelerde oluşan rekabet, kongre sonrasında husumete dönüşür. Kazananlar kaybedenleri tasfiye eder; kaybedenler ise partinin başarısızlığını beklemeye başlar. Oysa parti içi yarışın kazananı veya kaybedeni değil, yalnızca farklı sorumluluk üstlenen tarafları olmalıdır. Kongre bittikten sonra hesaplaşma değil, ortak çalışma dönemi başlamalıdır. Siyasi partiler öfkeyi büyüterek değil, farklılıkları birlikte yöneterek güçlenir.
Yedinci günah ise TEMBELLİKTİR. Siyasi partilerde tembellik yalnızca toplantılara katılmamak değildir. Toplumsal sorunları araştırmadan slogan üretmek, seçimden seçime vatandaşın kapısını çalmak, rapor hazırlamadan konuşmak ve bütün siyaseti sosyal medya paylaşımlarından ibaret görmek de siyasi tembelliktir. Halkın arasına girmeyen, meslek kuruluşlarını dinlemeyen, mahallelerin sorunlarını bilmeyen ve iktidara geldiğinde ne yapacağına dair hazırlık yapmayan bir parti yalnızca eleştiri örgütüne dönüşür. Muhalefetin görevi sadece yanlışları söylemek değil, uygulanabilir çözümler hazırlamaktır.
Peki bir siyasi parti bu yedi günahtan nasıl korunabilir?
Bunun yolu yalnızca iyi insanların göreve gelmesini beklemek değildir. İnsanların erdemli olması elbette önemlidir; ancak demokratik yapılar kişilerin karakterine bırakılamaz. Yanlış yapmayı zorlaştıran, yapılan yanlışın hesabını soran ve yetkinin tek elde toplanmasını önleyen kurallar gerekir. Parti gelir ve giderleri üyelerin denetimine açılmalı, aday belirleme süreçleri şeffaflaştırılmalı, ön seçim esas hâline getirilmeli, parti içi etik kurulları bağımsız çalışmalı ve yöneticiler belirli aralıklarla üyelerin karşısına çıkarak hesap vermelidir.
Burada parti üyelerine de önemli sorumluluk düşmektedir. Kendi grubundan olan yöneticinin yanlışını savunan, makam beklentisiyle susan ve adaleti yalnızca kendisi için isteyen üye, eleştirdiği düzenin devamına katkı sağlar. Parti aidiyeti, yöneticiye kayıtsız şartsız bağlılık anlamına gelmez. Gerçek bağlılık; yanlış yapıldığında uyarmak, ilkelere sahip çıkmak ve partinin kişilerin değil toplumun hizmetinde kalmasını sağlamaktır.
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez kurumlarıdır; ancak kendi içinde demokrasiyi yaşatmayan bir partinin ülkeye demokrasi getirmesi beklenemez. Kendi üyelerine adalet göstermeyenlerin topluma adalet vaat etmesi, kendi hesaplarını açıklamayanların devlette şeffaflık istemesi, kendi örgütünde eleştiriye tahammül edemeyenlerin ifade özgürlüğünü savunması inandırıcı olmaz.
Bir siyasi partinin gerçek gücü genel merkez binasında, belediye sayısında veya milletvekili sandalyesinde değildir. Gerçek güç; üyelerinin özgürce konuşabildiği, liyakatli insanların önünün açıldığı, yöneticilerin hesap verdiği ve hiçbir makamın kişisel mülke dönüşmediği bir örgüt kültüründedir.
Unutulmamalıdır ki partileri dışarıdan gelen saldırılar kadar içeride büyüyen kibir, hırs ve sessizlik de çökertir. Bu nedenle bir siyasi partinin en büyük mücadelesi yalnızca rakipleriyle değil, kendi içindeki yedi ölümcül günahla olmalıdır.