Gazeteci Fatih Altaylı'nın, Av. Dr. Gönenç Gürkaynak'ı konuk ettiği Teke Tek programını izledim.

Programda dikkatimi çeken bir kavram, uzun zamandır ülkemizde yaşanan pek çok soruna farklı bir açıdan bakmamı sağladı.

Asimetrik Enformasyon!

İlk duyduğunuzda kulağa oldukça akademik geliyor değil mi?

Oysa bu kavramın anlattığı şey, günlük hayatımızda hepimizin karşılaştığı, hatta zaman zaman bedelini ödediği çok basit bir gerçek:

Bir taraf her şeyi biliyor, diğer taraf ise kendisine ne kadarının anlatıldığını bile bilmiyor!

Nobel Ekonomi Ödüllü Joseph E. Stiglitz'in çalışmalarının merkezinde yer alan asimetrik enformasyon yaklaşımı, ekonomik ilişkilerde tarafların eşit bilgiye sahip olmamasının nasıl ciddi sorunlar yaratabileceğini açıklıyor.

Şöyle düşünün.

Pazara gittiniz harika elmaların olduğu bir tezgâh gördünüz, fiyatına baktınız, uygun buldunuz ve 2 kilo aldınız, eve gittiniz ve baktınız ki elmaların yarısı çürük. Çünkü pazarcı öne elmaların güzellerini koyarken sizin görmediğiniz arkada çürükleri koymuş. Size elmaları verirken bunu bilerek araya çürükleri yerleştiriyor.

Satıcı gerçeği gizlerse yanlış karar verebilirsiniz.

İşte bilgi eşitsizliğinin yarattığı risk budur.

Peki, aynı durumu bir ülkenin yönetimine uyarlarsak ne olur?

Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru bu!

DEVLET BİLİYOR, VATANDAŞ BİLMİYOR!

Bir ülkede vatandaş vergisini ödüyor, devlet bu vergiyi harcıyor.

Peki vatandaş ödediği paranın nerede, nasıl, hangi gerekçeyle ve kimin yararına harcandığını ne kadar biliyor?

Bir kamu ihalesi yapılıyor.

İhaleyi kimin kazandığını öğrenebiliyoruz. Peki, gerçekten rekabetçi koşullarda mı yapıldı? Teklifler nasıl değerlendirildi? Sözleşme sonradan değiştirildi mi? İşin başlangıçtaki maliyetiyle tamamlandığındaki maliyeti arasında nasıl bir fark oluştu?

Bir belediye yatırım kararı alıyor.

Vatandaş yatırımın bedelini öğrenebiliyor olabilir. Ama o yatırımın neden öncelikli olduğunu, hangi alternatiflerle karşılaştırıldığını, topluma sağlayacağı faydanın nasıl hesaplandığını biliyor mu?

İşte burada ekonomik bir kavram, demokratik bir soruna dönüşüyor.

Çünkü bilgiye sahip olan yönetiyor, bilgiye ulaşamayan ise yalnızca yönetiliyor.

Daha da önemlisi, vatandaş bilgiye ulaşamadığı bir konuda nasıl hesap soracak?

Neyin yanlış olduğunu bilmeden yanlışın sorumlusunu nasıl bulacak?

Ortada bir hata mı var, ihmal mi var, kamu zararı mı var, yoksa her şey kurallara uygun mu yürütülmüş?

Bunu anlayabilmek için önce doğru bilgiye ulaşabilmek gerekmez mi?

NORVEÇLİLER BİZDEN DAHA MI DÜRÜST?

Bir de Norveç'e bakalım.

Norveç'te kamu yönetiminin temel ilkelerinden biri, kamuya ait bilgi ve belgelerin belirli yasal istisnalar dışında erişilebilir olması.

Örneğin Einnsyn adı verilen sistem üzerinden vatandaşlar kamu kurumlarının belge kayıtlarını inceleyebiliyor ve belgelere erişim talebinde bulunabiliyor.

Kamu görevlilerinin bazı mali çıkar beyanları, üst düzey yöneticilerin ücretleri ve bakanların programları gibi bilgiler de kamuya açık.

Hatta Norveç'te kişilerin gelir, servet ve vergi bilgilerini içeren belirli vergi kayıtlarına, kimlik doğrulaması ve gizlilik kuralları çerçevesinde erişilebiliyor.

Şimdi soruyorum:

Norveçliler doğuştan daha mı dürüst?

Norveç'te hiç yolsuzluk, usulsüzlük veya kamu yönetimi hatası yaşanmıyor mu?

Elbette yaşanıyor. Üstelik Norveç'in de şeffaflık ve denetim sistemlerinde eksiklikler var.

Ama önemli bir fark bulunuyor.

Norveç'te yönetim üzerinde kamu denetimini kolaylaştıran bilgiye erişim mekanizmaları daha güçlü işliyor.

Elbette gelişmiş bir demokrasi için yalnızca şeffaflık yetmez. Bağımsız yargı, özgür basın, etkili denetim kurumları ve hukukun herkese eşit uygulanması da gerekir.

Çünkü dürüstlüğü yalnızca kişilerin vicdanına bırakamazsınız.

İyi bir sistem, dürüst insanı korurken kötü niyetli davranışı da ortaya çıkarabilmelidir.

ARADAKİ FARK SADECE BİR ALGI MI?

Uluslararası Şeffaflık Örgütünün 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi'ne bakalım.

Norveç'in puanı 100 üzerinden 81.

Türkiye'nin puanı ise 31.

Aradaki fark tam 50 puan!

Bu endeks, yolsuzluğun kesin miktarını değil, kamu sektöründeki yolsuzluğa ilişkin uzman ve iş dünyası değerlendirmelerini ölçüyor. Dolayısıyla tek başına bir ülkenin neden daha iyi yönetildiğini açıklamaz.

Ama bize üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir tablo sunuyor.

Benim bu tablodan çıkardığım sonuç şu:

Şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumsal denetim arasında doğrudan üzerinde durmamız gereken güçlü bir ilişki var.

Bir ülkede bilgiyi saklamak kolay, ortaya çıkarmak zor, yanlışın sonucunu takip etmek daha da zorsa orada hesap verebilirlik zayıflar.

Üstelik bunun için her zaman birilerinin kasıtlı olarak bilgi saklaması da gerekmez.

Karmaşık mevzuat, anlaşılmaz raporlar, geciken cevaplar ve birbirinden kopuk veri sistemleri de aynı sonucu doğurabilir.

Bir başka ifadeyle, vatandaşın bilgiye ulaşmasının önüne bazen kapalı bir kapı, bazen de yüzlerce sayfalık anlaşılmaz bir rapor çıkar.

Sonuç değişmez:

Vatandaş yeterince öğrenemezse yeterince sorgulayamaz.

HESAP SORAMAMAK KÜLTÜREL Mİ, SİSTEMSEL Mİ?

Türkiye'de sık sık şöyle bir yakınma duyarız:

"Bu ülkede kimse kimseden hesap soramıyor!"

Peki neden?

Acaba vatandaşımız hesap sormayı mı bilmiyor?

Yoksa hesap sorabilmesi için gerekli bilgiye ve etkili denetim yollarına yeterince ulaşamıyor mu?

Bence meselenin önemli bir bölümü burada yatıyor.

Türkiye'de Bilgi Edinme Hakkı Kanunu var. Sayıştay var. Meclis denetimi var. Kamu İhale Kurumu var. Yargı mekanizmaları var.

Yani kâğıt üzerinde hesap sorulmasını mümkün kılacak kurumlarımız ve kurallarımız mevcut.

Ancak asıl mesele, bu kurumların ne ölçüde bağımsız, etkili ve vatandaşın denetimine açık biçimde çalıştığıdır.

Bir denetim raporunun hazırlanması başka şeydir, o raporun vatandaş tarafından anlaşılabilmesi başka şey.

Bir usulsüzlüğün tespit edilmesi başka şeydir, sorumlular hakkında gerektiğinde etkili işlem yapılması başka şey.

Dahası, hesap sormak yalnızca birilerinin cezalandırılmasını istemek değildir.

Alınan kararın gerekçesini öğrenmek, harcanan kaynağın hesabını istemek, hatalı kararın düzeltilmesini sağlamak da hesap sorabilmektir.

Demokraside hesap sorabilmek için önce bilgiye ulaşmak, sonra o bilgiyi sorgulayabilmek ve gerektiğinde hukuk yoluyla sonuç alabilmek gerekir.

Bu üç halkadan biri koparsa sistem aksar.

BİLGİ BİR AYRICALIK DEĞİL, VATANDAŞIN HAKKIDIR!

Benim düşünceme göre Türkiye'nin önemli reform alanlarından biri, kamu yönetiminde bilgi asimetrisini azaltmak olmalıdır.

Kamu kurumlarının kararları, sözleşmeleri, harcamaları ve performans sonuçları, meşru gizlilik istisnaları dışında, vatandaşın kolayca inceleyebileceği şekilde yayımlanmalıdır.

Üstelik yalnızca belge yayımlamak da yetmez.

Belgeler anlaşılır, karşılaştırılabilir, zamanında güncellenen ve gerektiğinde sorgulanabilir bilgiler içermelidir.

Belediyelerin bütçelerini düşünün.

Bir belediyenin bütçesinin internet sitesinde yayımlanması elbette değerlidir.

Ancak yüzlerce sayfalık bütçe cetvelinden sıradan bir vatandaş ne anlayabilir?

Oysa aynı belediye, vatandaşlarına son derece basit bir tabloyla şunları gösterebilir:

  • Ne kadar gelir elde ettik?
  • Bu parayı hangi hizmetlere harcadık?
  • Hangi yatırımı kaça planladık, kaça tamamladık?
  • Hedeflerimizin ne kadarına ulaşabildik?
  • Neyi başaramadık ve neden?

İşte gerçek şeffaflık budur.

Elbette kişisel veriler, ticari sırlar ve kamu güvenliği gibi korunması gereken meşru alanlar vardır.

Ama gizlilik istisna olmalı; kamu kaynağının hesabını vermek ise kural!

ASIL SORUN GÜVEN EKSİKLİĞİ DEĞİL, GÜVENİN DENETLENEMEMESİ!

Son yıllarda ülkemizde yaşanan finansal olaylara, yatırım fonu tartışmalarına ve kamu yönetimine ilişkin tartışmalara bu gözle bakınca önemli bir ortak sorun görüyorum.

İnsanlardan güvenmeleri isteniyor.

Yatırımcıdan fon yöneticisine güvenmesi...

Vatandaştan kamu yöneticisine güvenmesi...

Seçmenden siyasetçiye güvenmesi...

Peki, güvenin dayanağı ne olacak?

Yalnızca verilen sözler mi?

Oysa modern hukuk devletlerinde güvenin asıl dayanağı kişiler değil, denetlenebilir kurumlardır.

Çünkü güven, hesap vermenin alternatifi değildir. Hesap verebilirliğin sonucudur.

Bana kalırsa ülkemizde çözmemiz gereken en temel sorunlardan biri de budur.

Biz hâlâ yöneticilerin dürüst olmasını bekliyoruz.

Oysa dürüst olmayan bir yöneticinin dahi kamu kaynaklarını keyfî biçimde kullanmasını zorlaştıracak sistemler kurmalıyız.

Bu, yalnızca siyasetçileri ilgilendiren bir mesele de değildir.

Şirketlerde, bankalarda, yatırım fonlarında, meslek örgütlerinde, derneklerde ve belediyelerde de aynı ilke geçerlidir.

Bilgi tek elde toplandığında, denetim zayıflar.

Denetim zayıfladığında, hesap verebilirlik azalır.

Hesap verebilirlik azaldığında ise güven aşınır.

SON SÖZ

Joseph E. Stiglitz'in asimetrik enformasyon yaklaşımı, bugün bana yalnızca bir ekonomi teorisini değil, demokrasi ve hukuk devleti açısından da çok önemli bir gerçeği hatırlattı.

Bir ülkede vatandaşın ne kadar bilgi sahibi olduğu, en az yöneticilerin ne kadar yetki sahibi olduğu kadar önemlidir.

Çünkü yetkiyi denetleyen şey yalnızca kanunlar değil, aynı zamanda bilgili ve sorgulayan toplumdur.

O nedenle artık şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum:

Biz gerçekten hesap soramayan bir toplum muyuz, yoksa hesap sorabilmek için gerekli bilgilere yeterince ulaşamayan bir toplum muyuz?

Bence ikincisini çözmeden birincisini çözmemiz çok zor.

Ve unutmayalım:

Bilginin saklandığı yerde şüphe büyür.

Şüphenin büyüdüğü yerde güven azalır.

Güvenin azaldığı yerde ise demokrasi yalnızca sandıktan ibaret kalma tehlikesiyle karşı karşıya gelir.

Belki de Türkiye'de hesap verebilirliği güçlendirmenin ilk adımı, yöneticilere daha sık hesap sormaktan önce, o hesabı sorabilecek bilgiye herkesin ulaşmasını sağlamaktır.

Çünkü bilmediğiniz bir şeyin hesabını soramazsınız!