"Türkiye raportörü olmak sinir bozucu bir iş..."

Bu cümle, Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye Raportörü İspanyol parlamenter Nacho Sanchez Amor'a ait.
Avrupa Parlamentosu'nda görüşülen son Türkiye Raporu'nun açılışında yaptığı konuşmada, yaklaşık on yıldır bu görevi yürüttüğünü belirterek, "Diğer ülke raportörü arkadaşlarım zaman zaman olumlu gelişmeleri anlatabiliyor. Ben ise on yıldır aynı şeyleri yazıyorum. Çünkü Türkiye'de demokratik standartlar sürekli geriliyor." dedi. Daha da ileri giderek, akademik çevrelerin artık Türkiye'yi "tamamen otoriter bir sistem" olarak tanımlamaya başladığını söyledi ve şu çarpıcı ifadeyi kullandı:

"Tamamen otoriter bir ülke belki Avrupa Birliği'ne aday olabilir ama üye olamaz. Çünkü Avrupa Birliği olgun demokrasilerin oluşturduğu bir birliktir."

Bu girişten sonra Nacho Sanchez Amor’un hazırladığı Türkiye Raporu, 17 Haziran’da Avrupa Parlamentosuna sunuldu ve yapılan oylama ile 381 oyla kabul edildi. 107 milletvekilinin karşı oy kullandığı oylamada, 171 parlamenter çekimser oy kullandı.

Yine alışıldık tartışmalarla başladık. Bir kesim raporu hiç okumadan "Türkiye düşmanlığı" dedi. Diğer kesim ise neredeyse kutsal bir metin gibi benimsedi.
Oysa her iki yaklaşım da gerçeği perdelemektedir.
Çünkü mesele Avrupa değildir. Mesele Türkiye'nin nasıl yönetildiğidir.
Bu raporun en dikkat çekici yönü, artık soyut eleştirilerle yetinmemiş olmasıdır.
İlk kez isimler veriliyor. İlk kez kurumlar hedef gösteriliyor. İlk kez Avrupa Parlamentosu, eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, bugün ise Adalet Bakanı olan Akın Gürlek hakkında, insan hakları ihlallerinde rol oynadığı iddiasıyla Avrupa Birliği'nin yaptırım mekanizmalarının işletilmesini tavsiye ediyor.
Bu, sıradan bir diplomatik eleştiri değildir.
Bir ülkenin Adalet Bakanı hakkında uluslararası yaptırım önerisinin bir parlamento raporuna girmesi, Türkiye açısından son derece ağır bir tablodur.

Elbette Avrupa Parlamentosu mahkeme değildir. Kimseyi suçlu ilan edemez. Ancak şu soruyu da sormak zorundayız.
Türkiye'nin Adalet Bakanı'nın ismi neden böyle bir raporda yer alıyor?
Daha da dikkat çekici olan ise Milliyetçi Hareket Partisi ile bağlantılı olduğu belirtilen Ülkü Ocakları hakkındaki değerlendirmedir. Rapor, Avrupa Birliği ülkelerine bu yapının faaliyetlerinin yasaklanmasının değerlendirilmesini tavsiye ediyor. Bir siyasi hareketin Avrupa Parlamentosu raporunda bu şekilde anılması da sıradan bir durum değildir.

Peki bütün bunlar neyi gösteriyor?
Şunu...
Türkiye artık sadece ekonomik göstergeleriyle değil, hukuk sistemiyle, yargısıyla ve demokratik kurumlarıyla da uluslararası değerlendirmelerin merkezine oturmuş durumdadır.
İşte asıl üzerinde durmamız gereken konu budur. Biz ise hâlâ raporu yazanlara kızıyoruz. Oysa aynayı kırınca yüzdeki leke kaybolmaz.

Raporda Ekrem İmamoğlu'ndan belediyelere yönelik operasyonlara, gazetecilerden akademisyenlere, kayyum uygulamalarından Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına kadar onlarca başlık bulunuyor.
Bu tespitlerin tamamına katılmak zorunda değiliz. Hatta bazılarını haksız da bulabiliriz. Fakat bir raporun satır aralarında asıl dikkat edilmesi gereken şey şudur:

Avrupa Parlamentosu Türkiye'nin NATO açısından vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Türkiye'nin Avrupa'nın güvenliği için gerekli olduğunu söylüyor. Göç yönetiminde Türkiye'ye ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Gümrük Birliği'nin geliştirilmesini istiyor. Yani Türkiye'yi dışlamıyor.
Tam tersine Türkiye ile daha fazla iş birliği yapmak istiyor.

Fakat aynı raporda demokrasi, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konusunda tarihin en sert eleştirilerini yöneltiyor.
Demek ki mesele Türkiye değil. Mesele Türkiye'nin yönetim biçimi. Burada artık şu soruyu sormak zorundayız.
Biz hukukun üstünlüğünü Avrupa istediği için mi savunacağız? Yoksa çocuklarımız daha adil bir ülkede yaşasın diye mi?
Benim cevabım nettir.
Türkiye'nin güçlü bir hukuk devleti olması için Avrupa Birliği raporlarına ihtiyacı yoktur. Çünkü adalet, Brüksel'in bize vereceği bir ödül değildir. Adalet, bu milletin kendi geleceğine yapacağı en büyük yatırımdır.
Bugün Avrupa Parlamentosu raporunu eleştirebiliriz. Hatta birçok tespitine katılmayabiliriz. Ancak raporun bize verdiği rahatsızlığı sadece "Türkiye düşmanlığı" diyerek geçiştirirsek, esası kaçırmış oluruz. Türkiye'nin ihtiyacı Avrupa'nın bizi nasıl gördüğü değildir.
Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, vatandaşının kendi adalet sistemine güvenmesidir.
Çünkü güçlü devletler, dışarıdan gelen raporlarla değil; içeride tesis ettikleri adaletle büyürler.