Son günlerde CHP hakkında verilen yargı kararları etrafında yaşanan tartışmalar, aslında yalnızca bir siyasi partinin iç meselesi değildir. Bu tartışma, hukuk ile adalet arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektiren önemli bir örnek haline gelmiştir. Bir hukuk devletinde mahkeme kararlarına saygı duymak esastır. Ancak toplumların ayakta kalmasını sağlayan yalnızca hukuki kararlar değildir. Toplumsal barış, kurumlara duyulan güven, demokratik meşruiyet ve vatandaşların adalet duygusu da en az hukuk kadar önemlidir.
Bu nedenle bazen şu soruyu sormak gerekir:
Bir karar hukuken doğru olabilir. Peki adalet duygusunu tatmin ediyor mu? Çünkü hukuk ile adalet her zaman aynı şey değildir.

Tarih boyunca birçok ülkede hukuka uygun görünen uygulamalar toplum vicdanında kabul görmemiştir. Bu nedenle gelişmiş demokrasilerde yalnızca "kanun ne diyor?" sorusu sorulmaz. Aynı zamanda "bu kararın toplumsal sonuçları ne olacak?" sorusu da sorulur. Bu nedenle Mahkeme hakimleri kanunların referans olduğu hukuki yorumlar yaparak karar verirler. Bugün CHP etrafında yaşanan tartışmaların merkezinde de tam olarak bu konu bulunmaktadır. 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan kurultayda delegeler oy kullandı. Sonuçlar ilan edildi. Yeni yönetim göreve başladı. Parti örgütleri bu yönetimle çalıştı. Yerel seçimlere bu yönetimle gidildi. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin en önemli yerel seçim başarılarından birini elde etti. Bu süreçte parti tüzüğü değiştirildi. Yeni Parti programı oluşturuldu. Yeni üyeler partiye katıldı. Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu çok sayıda karar aldı. TBMM'de siyasi girişimlerde bulunuldu, önergeler verildi ve parti politikaları kamuoyu önünde savunuldu.

Bugün doğal olarak birçok kişi şu soruları sormaktadır:
Bu dönemde alınan kararların gelecekteki statüsü ne olacaktır?
Butlan kabul edilen yönetim tarafından yapılan düzenlemeler nasıl değerlendirilecektir?
Kurumsal devamlılık açısından ortaya çıkan tartışmalar nasıl sonuçlanacaktır?
Bu soruların sorulması alınan kararların geçersiz olduğu anlamına gelmez. Ancak bu konuda oluşan belirsizliğin kendisi bile başlı başına önemli bir sorundur. Çünkü siyaset yalnızca hukuk metinleriyle yönetilmez. Siyaset aynı zamanda güven duygusuyla yönetilir. Kurumlar yalnızca mevzuatla ayakta kalmazlar. Aynı zamanda öngörülebilirlik, istikrar ve meşruiyetle ayakta kalırlar.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında bazen belirsizliğin kendisi, ortaya çıkabilecek sonuçlardan daha büyük zarar verebilir.
Vatandaşın kafasında oluşan soru işaretleri büyüdükçe kurumlara olan güven de zedelenmeye başlar. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu da budur. Bugün tartışılan mesele yalnızca bir genel başkanlık meselesi değildir.
Mesele, demokratik iradenin nasıl korunacağı meselesidir.
Mesele, siyasi partilerin kurumsal sürekliliğinin nasıl sağlanacağı meselesidir.
Mesele, hukuk ile demokratik meşruiyet arasındaki dengenin nasıl kurulacağı meselesidir. Demokratik sistemlerde meşruiyet yalnızca mahkeme kararlarından doğmaz. Meşruiyet aynı zamanda üyelerin, delegelerin ve seçmenlerin ortaya koyduğu iradeden beslenir. Bu nedenle hukuki süreçler devam ederken kullanılan dil de son derece önemlidir. Çünkü hukuk güven üretmelidir, belirsizlik üretmemelidir. Toplumun adalet duygusunu güçlendirmelidir, kutuplaşmayı derinleştirmemelidir.

Bugün CHP içerisinde farklı görüşler bulunabilir. Farklı çözüm önerileri ortaya konabilir. Bu demokrasinin doğal sonucudur.
Ancak hangi görüş savunulursa savunulsun, unutulmaması gereken temel gerçek şudur:
Siyasi partilerin en büyük gücü mahkeme kararları değil, üyelerinin ve seçmenlerinin güvenidir.
Bu nedenle yaşanan sürecin sonunda ortaya çıkacak çözümün yalnızca hukuki açıdan değil, demokratik meşruiyet açısından da toplumun vicdanında karşılık bulması gerekir. Çünkü hukuk karar verebilir. Ama adalet insanları ikna eder. Hukuk düzen kurabilir. Ama adalet o düzenin benimsenmesini sağlar. Hukuk devletin temelidir. Adalet ise toplumun vicdanıdır. Birinin eksik olduğu yerde diğerinin uzun süre ayakta kalabilmesi mümkün değildir.

Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey daha fazla tartışma değil, daha fazla güven üretebilen kurumlardır.
Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla demokratik meşruiyettir.
Ve belki de her şeyden önemlisi, hukukun üstünlüğü ile adalet duygusunun yeniden aynı noktada buluşabilmesidir.
Bunu başarabilmek için her kesime görev düşmektedir…