“Köye dayalı bir toplum elbette düşünülemez ama köysüz bir ülke de mümkün değildir.”

Bu cümle yalnızca bir tespit değil, bugün karşımızdaki tablonun özeti.

Bir ülke düşünün; kendi eliyle okul kapatıyor. Üstelik bunu birkaç bürokratik gerekçeyle açıklamaya çalışıyor. Oysa gerçek çok daha yalın: Köy okulları kendiliğinden kapanmıyor, kapatılıyor.

Son 7 yılda 2 bin 427 köy ilkokulunun kapatıldığı resmi olarak açıklandı. Daha çarpıcı olanı, 2002’de 32 binin üzerinde olan köy okulu sayısının bugün yarının da altına düşmüş olması. Bunu “nüfus azaldı”, “öğrenci yok” gibi gerekçelerle açıklamak gerçeği gizlemekten başka bir şey değil. Çünkü gerçek şu: Okulu kapatırsanız, o köyde çocuk da kalmaz.

Manisa’nın Alaşehir ve Sarıgöl ilçelerinde bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan köy okulları bugün sessiz. Bereketli, Selimiye, Yeşiltepe’nin yanı sıra Hacıaliler, Güzle, Ilgınköy gibi yerlerde de okullar kapalı, kapılar kilitli, sıralar tozlu, bahçeler ıssız.

Çocuklar artık kendi köylerinde değil, kilometrelerce uzaktaki okullarda eğitim görmek zorunda. Sabahın erken saatlerinde yola çıkıp yorgun şekilde ders başı yapıyorlar. Bu yalnızca bir ulaşım meselesi değil, doğrudan eğitimde eşitsizliktir.

Taşımalı eğitim yıllardır bir “çözüm” gibi sunuluyor. Oysa bu sistem, köyde eğitimi fiilen ortadan kaldırmanın en hızlı yolu hâline gelmiş durumda. Gün doğmadan yola çıkan çocuklar, saatlerce servis bekleyen aileler… Eğitim hakkı adeta bir sabır sınavına dönüşmüş durumda. Bunun kaçınılmaz sonucu ise göç: Aileler çocuklarının eğitimi için köyü terk ediyor, köyler boşalıyor, üretim zayıflıyor ve şehirler daha da yoğunlaşıyor. Yani sorun yalnızca eğitim değil, aynı zamanda demografik, ekonomik ve sosyal bir kırılma.

Ama mesele yalnızca Alaşehir ya da Sarıgöl değil. Türkiye genelinde binlerce köy okulunun kapatılması kırsalı sessizliğe itiyor. Köy okulu sadece bir eğitim mekanı değildir, köyün kalbi, yarının umududur. O kalp sustukça köy de yavaş yavaş siliniyor. Köy okulları yalnızca ders verilen yerler değildir. Aynı zamanda bir köyün aklı, vicdanı ve nefesidir. Bir öğretmen orada sadece bilgi aktarmaz, yön verir, düşündürür, ufuk açar. Bugün köylerden öğretmeni çektiğinizde geriye sadece binalar değil, bir düşünce boşluğu kalır. Çağdaş öğretmenlerin köylerden uzaklaşmasıyla birlikte bu boşluk çoğu yerde imamlara bırakılmış, eğitim ve rehberlik rolü fiilen onlara geçmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyordu. Üretim de hayat da umut da oradaydı. Zamanla şehirleşme arttı, kırsaldan kente yöneliş hızlandı. Başlangıçta bunu “modernleşme” saydık, hatta memnun olduk. Ama bugün market raflarında ithal domatesi, fasulyeyi, soğanı görünce şu soruyu sormadan edemiyoruz: Nerede yanlış yaptık?

Bu yanlışın en kritik noktalarından biri, köy okullarının kaderine terk edilmesiydi. Bir zamanlar köyün kalbi olan bu yapılar bugün ya kilitli kapılar ardında çürümeye bırakıldı ya da düğün salonuna, kahvehaneye, “yaşam merkezi” adı altında başka işlevlere dönüştürüldü. Oysa bir köyde okul varsa gelecek vardır. Yoksa o köy yavaş yavaş haritadan silinirdi.

Bir diğer tartışma da bu okulların akıbeti. “Satılıyor mu, kiralanıyor mu?” sorusuna verilen kaçamak yanıtlar, meselenin ne kadar ciddiyetsiz ele alındığını gösteriyor. Eğitim yapıları elden çıkarken “bizim yetkimizde değil” demek kabul edilebilir mi? Bir okulun satıldığını bilmeyen bir eğitim yönetimi olabilir mi?

Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
Bir köyde tek bir çocuk bile olsa o okul açık kalmalıdır. Eğitim bir maliyet hesabı değil, temel bir haktır. Bir çocuğun eğitime erişimi “yeterli öğrenci var mı?” sorusuna indirgenemez. Devlet, en ücra noktadaki çocuğa dahi eşit imkan sağlamakla yükümlüdür.

Bugün tarımda artan dışa bağımlılığın arkasında sadece ekonomik tercihler değil, bu toplumsal kopuş da var. Toprağını terk eden köylü, aslında üretim kültürünü de geride bırakıyor.

Bir dönem çözüm diye sunulan taşımalı eğitim, sorunu hafifletmek yerine derinleştirdi. Gün doğmadan yollara düşen çocuklar, birleştirilmiş sınıflarda sınırlı imkanlarla eğitim… Özellikle küçük yaşta çocuklarını uzağa göndermek istemeyen aileler için bu sistem görünmez bir engel haline geldi. En çok etkilenenler ise çoğu zaman kız çocukları oldu.

Oysa bu ülke bir zamanlar Köy Enstitüleri gibi dünyaya örnek bir model kurmuştu. Sadece öğretmen değil, üreten, yol gösteren, dönüştüren insanlar yetiştiren bir anlayış… Atatürk’ün “köyün maddi ve ekonomik hayatını değiştirecek öğretmen” hayali tam da buydu.

Bugün gelinen noktada şu gerçeği kabul etmek zorundayız: Köy okullarını kapatmak sadece bir binayı kilitlemek değildir, bir toplumun geleceğine kilit vurmaktır. Yeniden üretmek istiyorsak köyü hatırlamak zorundayız. Bağımsız olmak istiyorsak toprağa dönmek zorundayız. Adil bir eğitim istiyorsak çocukları yollara değil, okullara ulaştırmak zorundayız.

Gerçek şu: Bu bir eğitim politikası değil, bir tasfiye sürecidir. Köyler boşalıyor, eğitim merkezileşiyor, fırsat eşitliği giderek zayıflıyor. Bir ülke, en ücra köşedeki çocuğa ulaşabildiği kadar güçlüdür. Eğer o çocuğa “sen merkeze gelmek zorundasın” diyorsanız, eşitliği değil ayrıcalığı büyütüyorsunuz demektir. Bugün kapatılan her köy okulu, yarın telafisi zor bir kayıptır. Okulu kapatmak kolaydır. Ama hayatı çekilmiş bir köyü yeniden canlandırmak neredeyse imkansızdır.

Ve açık konuşmak gerekirse: Bu sadece bir eğitim meselesi değil, bir memleket meselesidir.
Çözüm açık: Köy okulları yeniden açılmalı, çocuklar kendi yerinde eğitim almalıdır. Çünkü kapanan her köy okulu, aslında kararan bir gelecek demektir. Bir ülkenin gerçek gücü beton şehirlerinde değil, toprağında, üretiminde ve köylerinde saklıdır.