Sandık var ama demokrasi var mı?

Demokrasi denildiğinde aklımıza ilk gelen şey sandıktır. Oysa sandık demokrasinin yalnızca bir aracıdır, kendisi değildir. Bir toplum düzenli seçim yapıyor olabilir ama bu durum tek başına o ülkede gerçek bir demokrasi olduğu anlamına gelmez.
Türkiye’de uzun yıllardır siyasetin en büyük yanılgılarından biri de budur. Demokrasi, seçim kazanmakla veya seçim kaybetmekle eş tutuluyor. Oysa demokrasi çok daha derin bir kültürdür; kurumları, davranış biçimleri ve toplumun zihniyeti ile oluşur.

2400 yıl önce yaşamış olan Platon, demokrasinin en büyük tehlikesini şöyle anlatıyordu:
“Eğer halk yeterince bilinçli değilse, siyaset aklın değil duyguların alanına dönüşür. Halkın hoşuna giden sözleri söyleyen demagoglar ortaya çıkar. Demagoglar yükselir, kurumlar zayıflar ve sonunda özgürlük adına başlayan demokrasi, güçlü bir lidere teslim olur.”

Tarih bize bu döngünün yalnızca teorik bir uyarı olmadığını defalarca göstermiştir.
Bugün Türkiye’nin önündeki asıl soru şudur:
Biz gerçekten demokratik bir toplum muyuz, yoksa sadece seçim yapan bir toplum mu? Bu soruya dürüstçe cevap vermeden sağlıklı bir gelecek kurmak mümkün değildir.

Türkiye’nin demokrasi açmazı

Türkiye’de siyasetin temel sorunu, demokratik kültürün kurumsallaşamamış olmasıdır. Bunun üç önemli göstergesi vardır.
Birincisi, siyaset programlar üzerinden değil liderler üzerinden yürür. Partilerin ideolojik çizgileri veya politika önerileri çoğu zaman geri plandadır. Liderlerin karizması ve söylemleri ön plana çıkar.
İkincisi, seçmen davranışı çoğu zaman duygusal reflekslerle şekillenir. Ekonomik krizler, dış politika veya eğitim gibi hayati konular yerine kimlik siyaseti ve kutuplaşma daha belirleyici hale gelir.
Üçüncüsü ise kurumların zayıflığıdır. Demokrasinin gerçek güvencesi seçimler değil, güçlü kurumlar, bağımsız hukuk ve denge-denetim mekanizmalarıdır.
Bu üç unsur zayıfladığında demokrasi görünüşte devam eder ama içi boşalmaya başlar.

En büyük tehlike: Popülizmin normalleşmesi

Demokrasiler için en büyük tehlike askeri darbeler değil, popülizmin normalleşmesidir. Popülizm, karmaşık sorunları basit sloganlara indirger. Gerçek sorunlar yerine düşmanlar üretir. Toplumu ikiye böler ve siyaseti bir mücadele alanına dönüştürür. Bu ortamda siyasetçi çözüm üretmek zorunda değildir. Kitleleri coşturması yeterlidir. Bunun uzun vadeli sonucu ise çok açıktır:
Kurumlar zayıflar, hukuk geri çekilir ve demokrasi yavaş yavaş kişiselleşmiş bir yönetim modeline dönüşür. Tarih boyunca birçok ülke bu süreci yaşamıştır.

Peki gerçek demokrasi nasıl kurulur?

Gerçek demokrasi yalnızca anayasa yazmakla veya seçim yapmakla kurulmaz. Bir toplumun düşünme biçimi değişmeden demokrasi de güçlenmez. Türkiye’nin önünde üç kritik görev vardır.
1. Demokratik yurttaş yetiştirmek
Demokrasinin kalitesi seçmenin kalitesiyle doğru orantılıdır.
Okullarda demokrasi eğitimi çoğu zaman bir ders başlığı olarak kalmaktadır. Oysa gençlere verilmesi gereken şey yalnızca bilgi değil, eleştirel düşünme becerisidir.
Bir toplum propaganda ile bilgi arasındaki farkı ayırt edemiyorsa, sandık her zaman doğru sonucu üretmez. Bu nedenle Türkiye’de acilen; güçlü bir yurttaşlık eğitimi, medya okuryazarlığı, eleştirel düşünce eğitimi yaygınlaştırılmalıdır.
2. Siyasi partilerin iç demokrasisi sağlanmalıdır
Demokratik olmayan partiler demokratik bir ülke kuramaz. Türkiye’de partilerin önemli bir bölümü lider merkezli yapılardır. Aday belirleme süreçleri çoğu zaman tabanın katılımına açık değildir. Gerçek demokrasi için: Ön seçim mekanizmasının güçlendirilmesi, parti finansmanının şeffaflaştırılması, düşünce kuruluşları ile politika üretimi zorunludur. Partiler tartışma alanı olmadan demokrasi gelişmez.
3. Kurumlar kişilere bağlı olmamalıdır
Demokrasinin en önemli ilkesi şudur:
Kurumlar güçlü olmalı, kişiler değişebilir olmalıdır. Türkiye’de ise çoğu zaman bunun tam tersi yaşanır: kurumlar zayıflar, kişiler güçlenir. Bu nedenle bağımsız yargı, güçlü parlamento, özgür medya, aktif sivil toplum demokrasinin sigortasıdır. Bu kurumlar yoksa seçimler demokrasiyi tek başına koruyamaz.

Asıl soru

Türkiye’nin bugün kendine sorması gereken en önemli soru şudur:
Biz güçlü liderler mi istiyoruz, güçlü kurumlar mı?
Güçlü liderler kısa vadede cazip görünür. Ama güçlü kurumlar uzun vadede özgürlüğü korur. Demokrasiler liderler sayesinde değil, kurumlar sayesinde ayakta kalır.

Son söz

Türkiye’nin demokrasi yolculuğu henüz tamamlanmış değildir. Belki de asıl mücadele şimdi başlamaktadır. Gerçek demokrasi sadece oy veren bir toplumla değil, düşünen bir toplumla kurulabilir.
Eğer biz çocuklarımıza sorgulamayı öğretmezsek, siyaseti programlar yerine sloganlarla yürütmeye devam edersek, kurumları güçlendirmek yerine liderleri yüceltirsek, Platon’un 2400 yıl önce yaptığı uyarı bir gün Türkiye için de gerçek olabilir:
Demokrasi sandıkla başlar, ama akıl ve bilinç olmazsa despotlukla biter.