Ege’nin dağları arasında, çam kokusuna karışmış bir isimdir Hamza Baba. Yüzyıllardır anlatılır; kimi onu bir Horasan eri olarak bilir, kimi bir gönül sultanı, kimi ise sadece bir köyün adında yaşayan hatıra olarak tanır. Batı Anadolu’nun fethi ve İslamlaşması sürecinde adı anılan gazi-erenlerden biri de Hamza Baba’dır. Rivayetlere göre Horasan’dan gelmiş, Nif (bugünkü Kemalpaşa) yöresinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş ve vefatının ardından kabri üzerine bir türbe inşa edilmiştir. Halk anlatılarında bu yapının II. Murad tarafından yaptırıldığı ve yakınında bir Bektaşi tekkesi kurulduğu söylenir. Sözlü geleneğe göre Hamza Baba, Hoca Ahmet Yesevi irfan ocağında yetişmiş, ardından Hacı Bektaş Veli dergâhında olgunlaşmış bir derviştir. “Eline, beline, diline sahip ol” düsturuyla irşad görevi almış; Saruhanoğlu ili olarak bilinen Manisa havalisine gönderilmiştir.
Ancak tarihi belgeler, rivayetlerden biraz daha temkinli bir tablo sunar. Ömer Lütfi Barkan’ın tespit ettiği arşiv kayıtlarında Hamza Baba ile ilgili en eski belge II. Bayezid dönemine aittir. 928 (1521-22) tarihli Saruhan Evkaf Defteri’nde yer alan kayıtta, Nif nahiyesinde Gereme köyü civarında “Kapukaya” mevkiinde Hamza Baba adlı bir dervişin kendi emeğiyle yer açıp ihya ettiği, su getirttiği, bir zaviye inşa ettiği ve bağ diktiği belirtilir. Ayrıca bu bağın öşrünün Sultan Bayezid tarafından ihsan edilerek kaldırıldığı ifade edilir. Bu belge, zaviyenin II. Bayezid döneminde faal olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla Hamza Baba’nın da 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir. Rivayetlerin II. Murad’a atfettiği türbe inşası ise tarihî kesinlikten ziyade sözlü geleneğin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Hamza Baba Tekkesi’ne dair bilinen son arşiv belgesi 6 Teşrinievvel 1308 (18 Ekim 1892) tarihlidir. Bu belgede, Şeyh Halil Efendi’nin vefatı üzerine zaviyedarlığın oğlu Derviş Ali Efendi’ye tevcih edildiği belirtilir. Ancak aradan geçen yüzyıl içinde tekke bütünüyle ortadan kalkmış, günümüze yalnız türbe ulaşabilmiştir. Hamza Baba, türbesi çevresinde oluşan mezarlık ve ziyaret geleneğiyle birlikte yaşamaya devam etmiştir. Özellikle yaz aylarında ve anma günlerinde yoğun ziyaretçi akını olur. Hamza Baba Türbesi, sekizgen planlı, kesme taştan yapılmış zarif bir yapıdır. Mukarnas başlıklı sütunlara oturan sivri kemerli giriş bölümü, sekizgen kasnak ve kurşun kaplı kubbesiyle klasik Osmanlı türbe mimarisinin izlerini taşır. Zaman içinde tekke yapısı ortadan kalkmış, türbe ayakta kalabilmiştir. Bugün türbe içinde tek sanduka vardır. Dikkat çeken bir ayrıntı da içeride bulunan Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafıdır. Bu durum, türbenin sadece bir inanç mekanı değil; aynı zamanda Cumhuriyet döneminde de sahiplenilmiş bir kültür varlığı olduğunu gösterir.
Burada bahsedilmesi gereken önemli bir ayrıntıda: Hamza Baba Türbesi idari olarak İzmir sınırlarında bulunsa da, coğrafi olarak Turgutlu’ya oldukça yakındır. Hatta Turgutlu’dan yola çıkan biri için türbeye ulaşmak çoğu zaman kısa bir kır yolculuğundan ibarettir. Bu nedenle Hamza Baba yalnızca Kemalpaşa’nın değil, Turgutlu’nun da manevi hafızasında yer eder. Turgutlu’dan pek çok aile nesiller boyunca buraya adak için, dua için, sadece bir Fatiha okumak için gelmiştir.
Hamza Baba Köyü küçük bir orman yerleşimidir. Yılın özellikle yaz aylarında 25–30 bin ziyaretçi türbeye gelir. Ağustos ayının son pazar günü yapılan anma etkinliklerinde Alevi-Bektaşi kültürüne ait semahlar dönülür, nefesler okunur, ozanlar saz çalar. Köy meydanındaki asırlık çınarlar, ziyaretçilerin gölgesinde dinlendiği sessiz tanıklardır. Köy çevresinde “Hamza Baba Yarenleri” olarak bilinen Davud Dede, Perişan Dede ve Gözçü Dede’nin mezarları da ziyaret edilir.
Rivayetlere göre Hamza Baba, Horasan irfanıyla yoğrulmuş, Anadolu’nun manevi fethine katılmış dervişlerdendir. Onun adı, yalnızca bir şahsiyeti değil; bir anlayışı temsil eder: Sevgiyle dönüştürmek, adaletle yol göstermek, gönül yapmak… Halk arasında anlatılan kerametler–kış ortasında üzüm getirmesi, sözünün yerde kalmaması, doğaya hükmettiği rivayetleri–aslında bir hakikatin sembolüdür. O hakikat, insanın inançla kurduğu bağdır. Hamza Baba’nın en dikkat çekici yönü, ölümünden sonra da anlatılmaya devam etmesidir. Türbesi etrafında oluşan ritüeller, kaybolduğu söylenen mendil paraları, şifa verdiğine inanılan toprak ve yağ hikayeleri… Bunların her biri, modern aklın sınırlarında dolaşsa da halkın kalbinde karşılığını bulur. Çünkü mesele sadece “nasıl” sorusu değildir; mesele “neden inanıyoruz?” sorusudur.
Belki de Hamza Baba’nın asıl kerameti, asırlar boyunca unutulmamasıdır. Siyasi güçler değişmiş, imparatorluklar yıkılmış, şehirler büyümüş; ama onun adı küçük bir köyde, sade bir türbenin içinde yaşamaya devam etmiştir. Bu, bir insanın değil; bir kültürün direncidir. Bugün Hamza Baba’yı konuşurken aslında Anadolu’nun hafızasını konuşuyoruz. O hafıza ki, tarih ile efsaneyi yan yana taşır. Gerçeği menkıbeyle süsler; menkıbeyi gerçeğin içine yerleştirir. Ve sonuçta ortaya kuru bir biyografi değil, yaşayan bir anlatı çıkar.
Hamza Baba hakkında anlatılan kişisel deneyimler de dikkat çekicidir. 1970’lerde yaşandığı söylenen trafik kazasından kıl payı kurtulma hikayeleri, adak sonrası yaşanan “tesadüfler”, türbe ziyaretinin ardından gelen huzur duygusu… Bunlar bilimsel kanıt olarak değil; inanç psikolojisinin ve toplumsal hafızanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Özellikle türbedeki “mendil ve para” geleneği, halk arasında en bilinen ritüellerdendir. Kimileri buna şahit olduğunu söyler, kimileri açıklamasını arar. Ancak bütün bu anlatılar, bir noktada birleşir: Saygı.
Hamza Baba belki sadece bir dervişti. Belki hakkında anlatılanların bir kısmı halkın gerçeği belki hayal gücünün ürünüdür. Ama şu kesin: O, bu toprakların gönül atlasında silinmeyen bir izdir. Horasan’dan esen bir rüzgârın Ege’de bıraktığı sıcak bir nefes…