GEDİZ KURTARILABİLİR YETER Kİ KARARLI OLALIM

2 Nisan Perşembe günü, Manisa Büyükşehir Belediyesi ve kent konseyleri tarafından düzenlenen Gediz Nehri paneline katıldım. Panelde çevrecilerin yıllardır verdiği mücadelelerden fotoğraflar, anılar, kirlilik düzeylerine ilişkin veriler ve merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki yetki–sorumluluk tartışmaları panelistler tarafından ayrıntılı şekilde dile getirildi.

Ancak panel boyunca dikkatimi çeken en önemli gerçek şuydu:
Gediz’i kirletenlerle Gediz’i korumaya çalışanlar yıllardır aynı sorunları konuşuyor. Buna rağmen çözüm üretme konusunda yeterli ilerleme sağlanamadığını bir kez daha görmüş oldum.

Çünkü Gediz Havzası’ndaki mesele yalnızca bir çevre sorunu değildir. Aynı zamanda:
Bir tarım modeli sorunudur.
Bir su yönetimi sorunudur.
Bir kent planlama sorunudur.
Bir sanayi planlama sorunudur.
Bir yönetim anlayışı sorunudur.

Gediz boyunca bugün de insan var, dün de vardı.
Tarım var.
Sanayi var.
Hayvancılık var.
Yerleşim var.

Üstelik artık öngörülemez hale gelen iklim koşulları da bu baskıyı artırıyor. Dün kuraklığı konuşuyorduk, bugün sel ve su taşkınlarını konuşuyoruz. Havzada oluşan tüm kirlilik ise Gediz Ovası üzerinden taşınarak körfeze ulaşıyor.

Daha dikkat çekici olan ise şu: Sorunu yaratan tek bir sektör yok. Her kirletici faaliyet, aynı zamanda sorundan şikayet eden bir aktör konumunda. Sorunu yaratan kendisi, çözümü ise başkasından bekliyor; hatta çoğu zaman başkasını zorlayarak çözüm arıyor.

Gediz için yıllardır üç yaklaşım tekrar ediliyor:
1- Yetki tartışmaları,
2- Ceza uygulamaları,
3- Sorumluluğu başka kurumlara devretme eğilimi

Eksik olan ise çözüm üretme iradesidir.

Gediz yalnızca kirlenmiyor, aynı zamanda susuz kalıyor. Bugün Gediz’i tehdit eden mesele sadece su kalitesi değildir. En az onun kadar önemli olan ikinci başlık su miktarıdır. Bu iki sorun birlikte ele alınmadan Gediz’in geleceğini korumak mümkün değildir.

Gediz’i besleyen en önemli kaynak yeraltı sularıdır. Ancak bugün bu kaynak sürdürülebilir sınırların çok üzerinde kullanılmaktadır.
Yeraltı suyu kullanımı yaklaşık olarak;
Tarım: 650–800 milyon metreküp (%70),
Kentsel kullanım: 120–150 milyon metreküp (%12),
Sanayi: 80–100 milyon metreküp (%8),
Jeotermal: 156 milyon metreküp,
Toplam çekim yaklaşık 1 milyar 356 milyon metreküp seviyesindedir.

Oysa havzanın yıllık doğal beslenmesi yaklaşık 450 milyon metreküp civarındadır. Bu tablo yalnızca bir kuraklık sorunu değil, açık bir yönetim sorunudur.

Tarımda kontrolsüz su kullanımı, yeni yerleşim alanları ve dar alanda yoğunlaşan sanayi baskısı bu dengesizliği daha da artırmaktadır.

Jeotermal su Gediz’i doğrudan besleyen bir kaynak değildir. Ancak çekilen akışkanın yeterli reenjeksiyonla geri verilmemesi önemli bir su kaybına yol açmaktadır. Bugün reenjeksiyon oranının yaklaşık %20–70 aralığında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu durum; akifer basıncının düşmesine, yeraltı su seviyesinin gerilemesine ve Gediz’i besleyen su miktarının azalmasına
neden olmaktadır. Yıllık yaklaşık 100 milyon metreküp su eşdeğeri kayıp oluştuğu öngörülmektedir.

Jeotermal enerji üretimi olmalı mı? Olmalıdır. Ama jeotermal akışkanı geri vermeden değil. Sorun bilgi eksikliği değil, koordinasyon eksikliğidir. Sorun havza yönetimi eksikliğidir. Gediz’i kuraklık değil, koordinasyonsuzluk kirletiyor ve bitiriyor.

Gediz Havzası’ndaki kirlilik kaynakları uzun zamandır bilinmektedir: Sanayi atık suları, evsel arıtma eksiklikleri, organize sanayi bölgelerinde yetersiz ileri arıtma, tarımsal drenaj suları, kontrolsüz hayvansal atıklar. Bunların hepsi, herkes tarafından bilinmektedir.

Bugün havzada:
Ruhsatlı ve ruhsatsız kuyular artıyor;
yeraltı su seviyesi her yıl düşüyor;
kuyular derinleşiyor;
enerji maliyetleri yükseliyor;
tarımsal sürdürülebilirlik zayıflıyor;
ama tarımsal yanlış üretim alışkanlıkları değişmiyor.

Kriz yavaş ilerlediği için yeterince hissedilmiyor. Oysa alarm çoktan çalmış durumda.

Gediz için çözüm mümkün.
Gediz’i temizlemek teknik olarak zor değildir. Zor olan kurumsal koordinasyonu sağlamak ve kararlılık göstermektir.

Çözüm için atılması gereken temel adımlar nettir:
Havza bazlı yönetim modeline geçilmelidir. Gediz bir ilin değil, bir bölgenin nehridir. Büyük küçük tüm yerleşim alanları arıtma tesisine kavuşmalıdır. Arıtılmış sular tarımsal üretimde yeniden kullanılmalıdır. Sanayide ileri biyolojik arıtma zorunlu hale getirilmelidir. Gri su kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Tarımsal sulama ile ürün deseni birlikte planlanmalıdır.
Hayvansal atıklar biyogaz ve organik gübreye dönüştürülmelidir. Yeraltı suyu çekimi sürdürülebilir seviyeye indirilmelidir.

Toplam çekimin yaklaşık 500 milyon metreküp seviyesine düşürülmesi mümkündür. Sadece bağ alanlarında kullanılan yaklaşık 750 milyon metreküp su, modern sulama sistemlerine geçişle 350 milyon metreküp seviyesine indirilebilir.

Jeotermalde tam reenjeksiyon zorunlu hale getirilmelidir. Yaz dönemi minimum nehir akışı yasal güvence altına alınmalıdır. Merkezi ve yerel yönetimler bağlayıcı ortak eylem planı hazırlamalıdır.

Gediz ortak sorumluluktur. Bunlar başarılırsa Gediz 10 yıl içinde yeniden canlanabilir. En büyük risk kuraklık değil alışkanlıktır.

Bugün herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Kuraklık var.” Evet, var. Ama asıl sorun gökten düşen su değil, yere düşen suyu nasıl kullandığımızdır. Gediz bir günde kurumayacak. Bu yüzden tehlike yeterince hissedilmiyor.

Ama bir gün:
Bir kuyu daha derin açılacak,
bir bağ daha sökülecek,
bir genç daha köyden gidecek
ve biz “nasıl oldu?” diyeceğiz.

Gediz bir su meselesi değil, bir medeniyet meselesidir. Gediz giderse: Tarım gider, bağ gider, köy gider, kültür gider… Bir havza kuruduğunda sadece su değil, hafıza da kurur.

Ama gerçek şu:
Gediz hala nefes alıyor.
Yeraltında hala su var.
Dağlarda hala kar var.
Ve en önemlisi: hala zaman var.

Ama uzun değil.

Gediz’i kurtaracak olan teknoloji değil. Para da değil. Projeler hiç değil. Gediz’i kurtaracak olan şey: karar.

Bir gün dönüp şunu söyleyeceğiz:
“Tam zamanında aklımız başımıza geldi.”
ya da,
“Bir nehrin ölümünü izledik.”

Seçim hala bizim…