Demokrasi genel seçimlerde mi başlar, mahallede delege seçimlerinde mi?

Demokrasiyi sadece genel seçimlerde tarif ettiğimiz sürece, gerçeğin sadece küçük bir kısmını konuşuyoruz.
Çünkü seçime gelene kadar geçen süreç, çoğu zaman görünmeyen bir elekten geçiyor. Ve o eleğin adı ne yazık ki çoğu zaman “maddi güç” oluyor.

Bugün Türkiye’de seçilmek isteyen bir kişinin karşı karşıya olduğu gerçeklik nettir:
Ciddi bir finansal güç olmadan görünür olmak, görünür olmadan aday olmak, aday olmadan da seçilmek neredeyse imkansızdır.

Peki bu neyi doğurur?

Bu her zaman bir hukuksuzluk ya da yolsuzluk anlamına gelmez. Ancak kamu yararı ile kişisel veya çevresel beklentiler arasındaki sınırın zaman zaman tartışmalı hale gelmesine neden olabilir.

Peki sorun nerede başlıyor?

Siyasi Partiler Kanunu’nun öngördüğü ve partilerin ilk adaylarının belirlendiği mahalle delege sistemi ile başlayan seçim süreci, teoride tabandan tavana yayılmış bir demokrasi vaadi sunar. Mahalle delegesiyle başlayan süreç, ilçe ve il kongreleri üzerinden genel başkanın seçimine kadar uzanır.

Bugün mahalle delege seçimleri, çoğu zaman birkaç kişinin katılımıyla, dar çevrelerin etkisi altında şekillenebiliyor. Oysa bu mekanizma, demokrasinin giriş kapısıdır. Eğer bu kapı sağlıklı işlemezse, yukarıya çıkan irade de sağlıklı olmaz.
Bu nedenle mahalle delege seçimlerinde köklü bir reform kaçınılmazdır. Partiler kendi tüzüklerinde mahalle delege seçimleri ile ilgili revizyonlar yapmalıdırlar.

Her şeyden önce, tüm adaylar için en az bir ay sürecek zorunlu bir kampanya dönemi tanımlanmalıdır. Ancak bu kampanya, parası olanın daha görünür olduğu bir yarışa dönüşmemelidir. Aksine, parti tarafından sağlanan eşit ve merkezi bir dijital platform üzerinden, her adayın kendini aynı koşullarda ifade edebileceği bir sistem kurulmalıdır.
Daha da önemlisi, mahalle delege seçimlerin geçerli sayılabilmesi için belirli bir katılım oranı şartı getirilmelidir. Yüzde 30’un altında kalan bir katılımla yapılan bir seçimin “temsil” iddiası olamaz. Katılım yoksa seçim de yoktur.

Ayrıca dijital oy kullanma imkanı devreye alınarak, zaten parti denetiminde yapılan mahalle delege seçimlerinde üyelerin sandığa gitme zorunluluğu ortadan kaldırılmalı ve katılım artırılmalıdır.

Ancak bu şekilde, bugün sistemin dışında kalan ama yarının en nitelikli temsilcileri olabilecek yetkin bireylerin önü açılabilir.
Çünkü demokrasi, sadece güçlü olanların değil; sesi duyulmayanların da kendini ifade edebildiği bir rejimdir.

Dünya örneklerine baktığımızda farklı modeller görüyoruz. Almanya’da parti üyeleri doğrudan aday belirleme süreçlerinde söz sahibidir. İngiltere’de lider seçimlerinde tabanın etkisi yüksektir. Fransa’da ise açık ön seçimlerle parti dışı seçmenlerin bile sürece katılması sağlanır.

Elbette hiçbir sistem kusursuz değildir. Amerika’da ön seçimler vardır ama para etkisi hala belirleyicidir.

Ancak ortak bir gerçek var:
Güçlü demokrasiler, süreci daraltan değil genişleten sistemler kurmalıdırlar.

Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur.
Daha şeffaf bir finansman modeli,
Üyelerin katılımını teşvik eden açık mahalle delege seçimleri,
Dijital katılım mekanizmaları ve en önemlisi liyakati esas alan bir aday belirleme süreci…

Tavsiye ettiğim bu sistem ile seçilecek liyakatli mahalle delegeleri ile yapılacak sırasıyla; ilçe, il ve genel Başkan seçimleri partinin tabanını temsil eden kişilerin etkili olduğu bir süreç içinde yönetilecektir.
Çünkü demokrasi sadece sandıkta değil, mahallede başlar. Eğer o yol adil değilse, sandığın kendisi de adalet üretmez.