Türkiye yaklaşık yarım asra yaklaşan bir süredir terörle mücadele ediyor. Bu mücadelede binlerce insanımızı kaybettik, çok büyük ekonomik kaynaklar harcadık ve toplum olarak ağır bedeller ödedik. Dolayısıyla terörün gerçekten sona ermesi, silahların susması ve sorunların demokratik siyaset içerisinde çözülmesi, siyasi görüşümüz ne olursa olsun hepimizin istemesi gereken bir sonuçtur. Bu nedenle TBMM'de kabul edilen 12 maddelik Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu peşinen “doğru” veya “yanlış” diye değerlendirmek yerine şu soruyu sormayı daha doğru buluyorum: Bu düzenleme Türkiye'de terörü gerçekten ve kalıcı biçimde sona erdirecek bir mekanizma kuruyor mu ve bunu yaparken hukuk devletinin temel ilkelerini yeterince koruyor mu? Çünkü barış istemek başka şeydir, barışı hangi hukuk düzeni içerisinde kuracağımız başka şey.
Kanun teklifinin 5 Ağustos 2026'da TBMM'ye sunulup birkaç gün içerisinde yasalaşması ilk bakışta insanı şaşırtıyor. Türkiye kırk yılı aşkın süredir terörü tartışırken, terörün nasıl sona ereceğini düzenleyen bir yasa nasıl birkaç günde çıkarılabilir? Bu yasa aslında beş günde hazırlanmadı. TBMM'de 5 Ağustos 2025 tarihinde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu yaklaşık altı ay boyunca çalıştı; 21 toplantı yaptı, 137 kurum, kuruluş, kişi ve temsilciyi dinledi. Şehit ailelerinden gazilere, güvenlik korucularından baro başkanlarına, akademisyenlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar toplumun farklı kesimlerinin görüşleri alındı. Komisyon 18 Şubat 2026 tarihinde raporunu 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul etti ve raporda sürece ilişkin yasal düzenleme önerilerine de yer verdi. Dolayısıyla hakkını teslim etmek gerekir: Bu kanunun siyasi ve toplumsal hazırlığı birkaç günde yapılmadı; arkasında ciddi bir Meclis çalışması bulunuyor.
Ancak benim eleştirim tam da burada başlıyor. Komisyon çalışması ile kanun yapmak aynı şey değildir. Komisyon “silah bırakanların hukuki statüsü düzenlenmelidir” diyebilir; bu siyasi bir ilkedir. Fakat kanun “şu suçların soruşturması ertelenebilir, şu cezaların infazı ertelenebilir, şu şartlarda hak yoksunlukları kaldırılabilir, şu soruşturmalar için Kurul izni gerekir” dediği anda artık siyasi bir temenniden değil, insanların özgürlüğünü, savcının yetkisini, mahkemelerin görevini ve yürütmenin gücünü belirleyen pozitif hukuk normlarından söz ediyoruz.
Siyasi uzlaşma hukuki denetimin yerine geçmez. Yüzlerce milletvekilinin aynı fikirde olması bir kanun maddesinin gelecekte yaratabileceği hukuki problemi ortadan kaldırmaz. Demokrasi yalnızca çoğunluk değildir; tartışma, itiraz ve denetim de demokrasinin vazgeçilmez parçalarıdır.
Üstelik Komisyon çalışmalarında son derece doğru ilkeler ortaya konulmuştu. Düzenlemenin bir “af” algısı yaratmaması, hukuki belirliliğin korunması ve kamu vicdanının gözetilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştı. O halde sormamız gereken soru şudur: Bu doğru ilkelerin 12 maddelik kanuna gerçekten ve eksiksiz biçimde yansıyıp yansımadığını tartışmak için neden kendimize biraz daha zaman tanımadık? Çünkü kanuna baktığımızda hâlâ cevaplanması gereken önemli sorular görüyorum.
Örneğin örgütün silahsızlandığına hangi objektif kriterlerle karar verilecek? Türkiye'deki silahların bırakılması yeterli olacak mı; Irak'taki yapılanma, Suriye'deki bağlantılı yapılar, finansman ve lojistik ağları nasıl değerlendirilecek? Bunlar ayrıntı değildir. Çünkü kanunun bütün mekanizmasını harekete geçiren anahtar “silahsızlanma tamamlandı” tespitidir. Böylesine önemli bir kararın mümkün olduğunca açık, ölçülebilir ve denetlenebilir kriterlere bağlanması gerekir.
Bir başka çekincem yürütmenin süreç içerisindeki ağırlığıdır. Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bakanların ve üst düzey güvenlik bürokrasisinin bulunduğu güçlü bir mekanizma kurulurken TBMM'nin rolünün daha çok izleme ve değerlendirme boyutunda kalması bana yeterli gelmiyor. Bu yalnızca bir güvenlik operasyonu değildir; Türkiye'nin önümüzdeki onlarca yılını etkileyebilecek bir toplumsal barış projesidir. Bu nedenle TBMM süreci yalnızca izleyen değil, gerçek anlamda denetleyen kurum olmalıdır.
Aynı şekilde belirli durumlarda savcının soruşturma yapmasının yürütme ağırlıklı bir kurulun iznine bağlanması da üzerinde dikkatle durulması gereken bir konudur. Basitçe soralım: Bir suç işlendiğine ilişkin ciddi bulgu ortaya çıktığında savcının soruşturma açıp açamayacağına neden siyasi iradenin ağırlıkta olduğu bir kurul karar versin? Bugün iyi niyetle oluşturulan bir istisnanın yarın başka amaçlarla kullanılabilecek bir emsale dönüşmeyeceğinin garantisi yoktur.
Hukuk devleti kuralları zaten bunun için vardır; kuralları yalnızca bugünkü yöneticilerin nasıl kullanacağını değil, yarın kötü niyetli bir yöneticinin nasıl kullanabileceğini düşünerek yazmak gerekir.
Benzer bir hassasiyet süreçte görev alan kamu görevlilerine sağlanan hukuki, idari ve cezai güvencelerde de gösterilmelidir. Böylesine zor bir görevi yerine getiren kamu görevlisinin korunmasını anlayabiliyorum; ancak koruma sınırsız sorumsuzluğa dönüşmemelidir. “Hangi işlemi yaparsa yapsın sorumlu değildir” anlayışı yerine, “kanunun verdiği görev ve yetki sınırları içerisinde ve hukuka uygun hareket ettiği sürece sorumlu değildir” anlayışı benimsenmelidir.
Bunun yanında Komisyon çalışmalarında şehit ailelerinin ve gazilerin dinlenmiş olmasını çok değerli buluyorum. Fakat bir insanı dinlemek ile onun haklarını kanunun içerisine yerleştirmek aynı şey değildir. Kanun silah bırakan kişinin soruşturmasını, kovuşturmasını, cezasının infazını ve hak yoksunluklarını ayrıntılı biçimde düzenlerken terör mağdurlarının adalet duygusunu, şehit ailelerinin beklentilerini, gazilerin haklarını ve toplumsal hafızayı da aynı hassasiyetle ele almak zorundayız.
Çünkü barış yalnızca silahı tutanlarla yapılmaz; bedelini ödeyenlerle de yapılır.
Bir de meselenin hukuk kitaplarında değil toplumun zihninde oluşacak sonucu var. Devlete karşı silahlanan, yıllarca örgüt içerisinde kalan ve sonunda silahını bırakan kişinin özel bir hukuki avantaj elde ettiği algısı oluşursa, iyi niyetle başlatılan süreç başka bir probleme dönüşebilir. Devletin mesajı bu nedenle çok net olmalıdır: Silahlı mücadele bir hak elde etme yöntemi değildir; demokratik siyaset tek meşru mücadele alanıdır. Terörün sona ermesi, silahlı yapının başka bir biçim altında yaşamaya devam etmesi değil, silahın siyaset üzerindeki etkisinin bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmelidir.
Meslek hayatım boyunca şunu gördüm: Bir sistemin iyi niyetle kurulması onun iyi çalışacağını garanti etmez. Sistemin açıkları varsa, kontrol mekanizmaları yetersizse ve sorumluluklar doğru tanımlanmamışsa en iyi niyetle başlayan proje bile zaman içerisinde bambaşka sonuçlar doğurabilir.
Devlet yönetimi de bundan farklı değildir. Bu nedenle meseleyi “Terör bitsin mi, bitmesin mi?” gibi yanlış bir tartışmaya sıkıştırmamalıyız. Elbette bitsin. Türkiye'nin önünde gerçekten tarihi bir fırsat bulunuyor olabilir ve yaklaşık bir yıl süren Komisyon çalışmasını da küçümsememek gerekir. Tam tersine, böylesine önemli bir meselenin Meclis çatısı altında farklı siyasi görüşlerin katılımıyla tartışılmış olmasını değerli buluyorum. Ama tam da bu nedenle son aşamada biraz daha sabırlı olunabilirdi. Aylarca konuşarak oluşturduğumuz siyasi mutabakatın hukuk metnine doğru aktarılıp aktarılmadığını birkaç hafta daha tartışmak Türkiye'ye hiçbir şey kaybettirmezdi. Aksine ileride ortaya çıkabilecek çok daha büyük sorunları önleyebilirdi.
Çünkü hız ile acelecilik aynı şey değildir. Silahların susması barışın başlangıcıdır, kendisi değildir. Gerçek barış; hukukun üstünlüğünün korunduğu, mağdurların adalet duygusunun zedelenmediği, demokratik siyasetin tek meşru mücadele alanı olduğu ve hiçbir silahlı yapının devletin karşısında veya yanında varlığını sürdüremediği bir düzen kurulduğunda gerçekleşir. Türkiye kırk yılı aşkın süredir terörün bedelini ödüyor. Bu kadar uzun ve ağır bir sorunun çözümünde birkaç hafta daha fazla hukuk tartışmaktan korkmamalıydık. Çünkü barışın kalıcılığını onu ne kadar hızlı kurduğumuz değil, ne kadar sağlam temeller üzerine kurduğumuz belirleyecektir.