Bir türkünün hikayesi: Eklemeli Konak

Anadolu’da bazı türküler vardır ki yalnızca bir ezgiden ibaret değildir. Her birinin ardında bir hayat, bir acı, bazen de yarım kalmış bir sevda saklıdır. İşte yıllardır dilden dile dolaşan “Eklemeli Konak” türküsü de böylesi hikayelerden birine dayanır.

Türkünün hangi yöreye ait olduğu konusunda farklı rivayetler vardır. Kimi bu türkünün Aydın yöresine ait olduğunu söyler, kimi ise Denizli türküsü olduğunu dile getirir. Aslında bu farklı görüşlerin sebebi tarihteki idari değişikliklerdir. Çünkü türkünün doğduğu yer olan Buldan, 1883 yılına kadar Aydın’a bağlı bir bucaktı. Bu tarihten sonra Denizli’ye bağlanınca türkünün aidiyeti konusunda da farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Hikayenin özü ise 19. yüzyılın sonlarına uzanır.

O yıllarda doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalan bir genç adam, yıllar sonra Buldan’a gelir ve buraya yerleşir. Yerleşir yerleşmez yaptığı ilk iş ise görkemli bir konak yaptırmak olur. Öyle bir konak ki görenlerin dönüp bir daha baktığı, ihtişamıyla dilden dile anlatılan bir yapı…Fakat bu konağın ardında yalnızca zenginlik değil, derin bir aşk hikayesi vardır.

Rivayete göre bu genç adamın memleketinde sevdiği bir kadın vardır. Ancak o yıllarda ne serveti vardır ne itibarı. Elindeki küçük bir toprak parçası ancak kendi geçimini sağlamaya yetmektedir. Sevdiği kızın ailesi ise kızlarını varlıklı, gösterişli bir adamla evlendirmek ister. Genç adamın gönlü alınır ama kız ona verilmez.

Sevdiği kadının başkasıyla evlendirildiğini gören genç adam büyük bir yıkım yaşar. Ama birçok hikayede olduğu gibi düğünü basıp sevdiğini kaçırmayı düşünmez. Tam tersine, sevdiği kadının hayatını zorlaştırmamak için o diyarlardan gitmeye karar verir. “Belki evlendiği yerde mutlu olur” diye düşünür. Ve arkasına bakmadan gider.

Başka diyarlarda çalışmaya başlar. Çok çalışır, didinir, kazandığını biriktirir. Biriktirdiklerini ticarette değerlendirir ve yıllar geçtikçe büyük bir servetin sahibi olur. Fakat kazandığı para içindeki boşluğu doldurmaz. Yıllar sonra yolu yeniden Batı Anadolu’ya düşer ve Buldan’a yerleşir. İşte o meşhur konağı burada yaptırır.

Aslında o konak bir bakıma geçmişte yaşadığı kırgınlığın sembolüdür. İçinde taşıdığı hınç ve gururla şöyle düşündüğü rivayet edilir: “Benim sevdiğimi bana vermediler çünkü malım mülküm yoktu. Görsünler bakalım konak nasıl olurmuş.”
Ve gerçekten de yaptırdığı konak dillere destan olur.

Konağın ünü kısa sürede çevreye yayılır. Öyle ki dönemin Aydın’daki paşasının kulağına kadar gider. Paşa konağın sahibini merak eder ve hakkında araştırma yapılmasını ister. Ancak adamın geçmişine dair yeterli bilgi bulunamaz.
Bu durum paşanın kafasında şüphe oluşturur. “Bu kadar servet helal yoldan kazanılmış olamaz” düşüncesi ağır basar. Ve bir gece askerlerine emir verir. Konağı yakarlar.

Ahşap yapı kısa sürede alevlere teslim olur. Bey canını zor kurtarır. Sabah olduğunda geriye kül olmuş bir konak kalır. Ama hikaye burada bitmez.
Çünkü bey yanan konağın karşısında pes etmez. İçindeki yangın, konağın yangınından daha büyüktür. Ve şöyle der: “Ben bundan daha büyüğünü yaptıracağım.” Gerçekten de öyle olur. Yanan konağın üzerine yeni bölümler eklenir. Yeni odalar, yeni katlar yapılır. Yapı eskisinden daha görkemli hale gelir.

İşte o günden sonra bu yapı halk arasında “Eklemeli Konak” diye anılmaya başlanır. Zamanla beyin gerçek hikayesi de ortaya çıkar. Servetini helal yollardan kazandığı, yıllarca çalıştığı ve bu konağı aslında yarım kalan bir aşkın hatırası olarak yaptırdığı anlaşılır. Bu hikâye kulaktan kulağa yayılır. Bir gün bir aşık bu hikayeyi duyar, konağın önüne gelir ve sazını eline alır. Beyin yaşadığı aşkı, ayrılığı ve gururu bir türküye döker. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında söylenen “Eklemeli Konak” türküsü işte böyle doğar. Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önderimiz Atatürk'ün de en sevdiği türküler arasında yerini alır.

Demek ki bazı türküler yalnızca söz ve ezgiden ibaret değildir. Bazen bir konağın duvarlarında yankılanan bir aşkın, bazen de insanın içine gömdüğü bir acının sesidir.