Netflix yapımı The Social Dilemma (Sosyal İkilem), sosyal medyayı yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, insan davranışını yönlendiren devasa bir dikkat ekonomisi sistemi olarak ele alıyor. Eleştirmenlerin önemli bir bölümü filmi “sarsıcı”, “uyarıcı” ve “veriyle kuşatılmış çağımıza ayık bir bakış” olarak değerlendirdi.
Filmin en güçlü tarafı şu soruyu sordurmasıdır: Sosyal medya bizi gerçekten birbirimize mi bağlıyor, yoksa görünmez algoritmalar aracılığıyla birbirimizden koparıyor mu?
Bugün dünya siyasetlerine baktığımızda Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar benzer bir tablo görüyoruz: Toplumlar artık yalnızca farklı düşünmüyor, birbirini tehdit olarak görmeye başlıyor. Siyaset, fikirlerin yarıştığı bir zemin olmaktan çıkıp kimliklerin savaştığı bir cepheye dönüşüyor.
The Social Dilemma tam da bu noktada çarpıcı bir pencere açıyor. Film, sosyal medya platformlarının kullanıcıyı daha uzun süre ekranda tutmak için öfke, korku, aidiyet ve düşmanlık duygularını besleyen içerikleri öne çıkarabildiğini anlatıyor.
Bu mekanizma siyasette çok tehlikeli bir sonuç doğuruyor: İnsanlar artık gerçeği ortak bir zeminde tartışmıyor. Herkes kendi mahallesinin, kendi ideolojik çevresinin, kendi öfke grubunun içinde yaşıyor. Bir tarafın kahramanı diğer tarafın düşmanı oluyor. Bir kesimin “hakikat” dediğine, diğer kesim “yalan” diyor.
Film zaman zaman sosyal medyayı neredeyse tek suçlu gibi gösteriyor. Oysa kutuplaşmanın arkasında ekonomik krizler, gelir adaletsizliği, eğitim sorunları, medya yapısı, hukuk güvensizliği ve siyasal kültür gibi çok daha derin nedenler de bulunuyor.
Ancak bu eleştiri, filmin ana uyarısını geçersiz kılmıyor. Sosyal medya kutuplaşmayı tek başına yaratmıyor, fakat var olan kutuplaşmayı büyütüyor, hızlandırıyor ve sürekli besliyor. Eskiden kahvehanelerde, gazetelerde, meydanlarda oluşan siyasal görüşler artık kişiye özel algoritmik odalarda şekilleniyor.
En tehlikeli olan da budur: İnsan artık neyi kendi düşündüğünü, neyin kendisine düşündürüldüğünü ayırt etmekte zorlanıyor.
Bugün siyasetçinin en büyük sermayesi çoğu zaman çözüm üretmek değil, kendi kitlesinin duygusunu sürekli diri tutmak haline geldi. Çünkü sosyal medya sakinliği değil, gerilimi ödüllendiriyor. Uzlaşmayı değil, çatışmayı görünür kılıyor. Makul sözü değil, en sert cümleyi öne çıkarıyor.
Bu nedenle ülke siyasetlerinin kamplaşması yalnızca liderlerin diliyle açıklanamaz. Elbette siyasetçilerin kullandığı dil önemlidir. Ancak artık o dili çoğaltan, köpürten ve milyonlara ulaştıran dijital bir makine vardır. Bu makine, toplumun en hassas sinir uçlarına dokunarak çalışmaktadır.
Çözüm sosyal medyayı yasaklamak değildir. Çözüm, algoritmik şeffaflık, dijital okuryazarlık, bağımsız medya kültürü, etik siyaset dili ve güçlü hukuk devleti anlayışıdır. Çünkü yurttaş doğru bilgiye erişemediğinde, yalan yalnızca bir haber olmaktan çıkar; toplumsal kader haline gelir.
The Social Dilemma bize şunu hatırlatıyor: Sosyal medya ücretsiz değildir. Bedelini bazen zamanımızla, bazen dikkatimizi kaybederek, bazen de toplumsal barışımızı yitirerek öderiz.
Bugünün en büyük siyasal meselesi yalnızca kimin iktidar olacağı değildir. Asıl mesele, toplum olarak aynı gerçeklik zemininde buluşup buluşamayacağımızdır.
Çünkü ortak hakikatini kaybeden toplumlar, ortak geleceğini de kaybetmeye başlar.