Ioanna Kuçuradi şöyle diyor:
“Okullarda felsefe öğretsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur. Bilgisizliğin yarattığı sonuçlar yüzünden acı çekiyoruz. Mesleki eğitimden önce ‘insanlaşma eğitimi’ verilmeli.”
Bu söz, aslında bir eğitim politikası önerisinden çok daha fazlası. Bu, bir medeniyet meselesi.
Felsefe dersi, gençlere filozof isimleri ezberletmek değildir. Onlara, başkasının hakkını çiğnemenin ne demek olduğunu, özgürlüğün sınırını, sorumluluğun ağırlığını kavratmaktır. Meslek sahibi bir insan üretken olabilir ama insanlaşmamış bir zihin, bilgiyi de gücü de yanlış kullanabilir.
Felsefe, soyut kavramları ezberlemek değil, soru sormayı öğrenmektir. “Neden?” demektir. “Bu doğru mu?”, “Bu etik mi?”, “Bu bilgiye güvenebilir miyim?” diye düşünmektir.
Biz düşünen nesiller tarafından yetiştirilmedik ve düşünen nesiller yetiştiremedik. Ama ortaokulda felsefe dersi verilemeye başlanırsa çok daha farklı bir Türkiye’de yaşayabiliriz. Okullarda dini öğretilerin yerine sorgulayıcı, şüphe üzerine, mantık üzerine, konulara eleştirel bakabilme eğitimleri verilse bu bataklıktan ve yüzeysellikten çıkabiliriz. İşin özü statükoya ancak eğitimle başkaldırabiliriz.
Ütopyamız
Bir çocuk sadece meslek sahibi olduğunda mı tamamlanır? Bugün ortaokullarda sistemli bir felsefe eğitimi olsaydı Türkiye nasıl bir yer olurdu?
Muhtemelen sosyal medyada ilk gördüğü bilgiyi paylaşmadan önce durup düşünen bir toplum olurduk.
Muhtemelen “çoğunluk söylüyor” diye bir fikri doğru kabul etmeyen gençler yetişirdi.
Muhtemelen hak, adalet ve özgürlük kavramları slogan olmaktan çıkıp tartışılabilen kavramlara dönüşürdü.
Muhtemelen suça, şiddete, kötülüğe evrilmiş bir toplumumuz olmazdı.
Eğer ortaokuldan itibaren çocuklara sistemli biçimde düşünme, tartışma ve etik değerlendirme becerisi kazandırılsaydı bugün çok daha sakin, çok daha adil ve çok daha akılcı bir ülkede yaşıyor olabilirdik.
Bugün eğitim sistemi çocuklara “ne düşüneceklerini” anlatıyor, “nasıl düşüneceklerini” değil. Bu tercih bilinçli bir tercihtir. Eleştirel düşünme becerisi güçlü bireyler, yalnızca sınav sorularını değil, politik kararları, kamu harcamalarını, yönetim biçimlerini ve adalet anlayışını da sorgular. Felsefe eğitimi almış bir kuşak, kendisine sunulan her anlatıyı sorgulama refleksine sahip olurdu.
Türkiye’de eğitim, bir hak ve düşünsel gelişim alanı olmaktan uzaklaştırılarak giderek istihdam piyasasına ara eleman yetiştiren bir mekanizmaya dönüştürülüyor. Özellikle Yusuf Tekin döneminde bu yönelim daha da belirginleşti. Müfredatın “sadeleştirilmesi” adı altında eleştirel düşünme alanlarının daraltılması, “değer eğitimi” başlığı altında belirli bir ideolojik çerçevenin öne çıkarılması ve mesleki eğitimin sistemin merkezine yerleştirilmesi, eğitim politikalarının temel eksenini oluşturuyor.
Felsefe dersi, bir ülkeyi bir gecede değiştirmez. Ama 20 yıl sonra başka bir siyasal kültür üretebilir. Felsefe bir anda sonuç vermez. Ama bir kuşağın zihnini değiştirir.